Trump: Kaba ve Küstah Bir Siyasetçi
Trump: Kaba ve Küstah Bir Siyasetçi
Trump acımasız, kibirli ve hatta otoriter bir siyasetçidir. Dünyayı tehditler ve kaosla dolu bir savaş alanına dönüştürmüştür. Onun kibri ve pervasızlığı, özellikle Orta Doğu'yu yıkımın ve istikrarsızlığın eşiğine getirmiştir.
Bu, tek bir eyleme veya karara değil, son yıllarda etkileri giderek daha açık biçimde ortaya çıkan bir dizi siyasi eyleme işaret etmektedir. Yemen ve Filistin'den İran'a, Basra Körfezi'nden Kanada'ya, Orta Doğu'dan büyük güçler arasındaki ilişkilere kadar uzanan bir dizi politikadan söz ediyoruz.
Trump siyaseti bir güç gösterisi olarak görmektedir; diyaloğun ve anlaşmazlıkların çözümünün zemini olarak değil, karşı tarafı boyun eğmeye zorlamak için tehdit, yaptırım, ekonomik baskı ve askeri güç aracı olarak görmektedir. Bu açıdan müzakereler, iki taraf arasında bir anlaşmaya ulaşmakla değil, bir tarafın taleplerini diğer tarafa dayatmasıyla ilgilidir.
Böyle bir politikanın sonuçları, yıllardır vekâlet savaşları, dış müdahaleler ve güç mücadeleleriyle boğuşan ve şimdi bir krizden diğerine sürüklenen Orta Doğu'da açıkça görülmektedir.
Yemen: Savaş Alanına Geri Dönen Bir Ülke
Yemen, halkına danışılmadan alınan kararların bedelini ödemektedir. Ancak Yemen savaşı artık yalnızca iç veya bölgesel bir kriz değildir; Husiler, Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışmanın tırmanmasının ardından ülke bir kez daha bölgedeki büyük bir savaş alanına dönüşmüştür.
Reuters'ın son dönem raporları, Husilerin Yemen'in stratejik açıdan önemli bölgelerindeki ilerleyişini sürdürmesi karşısında Washington'ın, istihbarat ve hedefli saldırılar da dâhil olmak üzere, Suudi Arabistan'ı desteklediğini göstermektedir. Bu çatışmada yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş ve 100.000'den fazla insan yerinden edilmiştir.
Burası Orta Doğu'dur; güçlü siyasetçilerin yıllardır barıştan söz ettiği, ancak aynı zamanda bölgeye giderek daha büyük miktarlarda silah sokulduğu yer.
Yemenliler ekmekten, güvenlikten, barınaktan ve daha iyi bir gelecekten başka bir şey istemiyor.
Ancak siyasetçiler limanları, petrolü, füzeleri, nüfuzu ve deniz ulaşım yollarını kontrol ediyor.
Halkın talepleri ile iktidar sahiplerinin talepleri arasındaki bu uçurum, uluslararası siyasetin en büyük trajedilerinden biridir.
Filistin: İnsanların Artık Siyasetin Merkezinde Olmadığı Yer
Aksine Filistin, yıllardır bu mantığın kurbanı olmuştur.
Gazze Şeridi yok ediliyor, insanlar katlediliyor ve aileler parçalanıyor. “Amerika Birleşik Devletleri, Siyonist rejimle iş birliği içinde 75 yıldır bu kutsal toprakları işgal etmektedir. Yüz binlerce insan öldürülmüş ve milyonlarca insan yerinden edilmiştir.” 2023'ten bu yana durum daha da ağırlaşmıştır. Elbette dünya hâlâ insan haklarından, uluslararası hukuktan ve barışın gerekliliğinden söz etmektedir. Ancak siyasi çıkarlar ve güçlü müttefikler söz konusu olduğunda, aynı ilkeler acımasızca göz ardı edilmektedir.
Böyle bir dünyada Trump yalnızca bir aktör değildir; siyasi gücün insani ilkelerin önüne geçtiği bir politikanın temsilidir.
Gazze'de biri öldürüldüğünde, onun milliyeti, dini veya siyasi aidiyeti önemsiz olmalıdır.
Çünkü onlar yalnızca insandır. Peki bu durum dünyanın geri kalanı için de geçerli midir? Elbette hayır! Buradaki çelişki ve ikiyüzlülük açıktır.
Dünya artık bu basit ilkeye saygı göstermediğine göre, insan hakları hakkındaki her tartışma siyasi bir gösteriye dönüşmektedir.
Belki de en acı verici nokta şudur: Dünya insanlık hakkında o kadar çok konuşmuştur ki, “insan hakları” ifadesi tek başına artık insan hayatının güvencesi değildir.
İran: Soykırım Tehdidinin Amerika Birleşik Devletleri'nin Resmî Söylemine Girdiği Yer
En tehlikeli örneklerden biri de İran'da görülebilir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, Orta Doğu'yu sonuçları artık bu iki ülkeyle sınırlı olmayan bir noktaya getirmiştir. Hürmüz Boğazı, petrol, deniz taşımacılığı ve bölge ülkelerinin güvenliği bu çatışmayla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır.
Trump, Birleşmiş Milletler'deki konuşmasında İslam Cumhuriyeti'nin “yok edilmesinden” söz ederken, aynı anda İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savaşı sona erdirmeye yönelik dolaylı görüşmeler devam etmekteydi.
Trump'ın politikasındaki büyük çelişki budur:
Bir anlaşmadan söz ediyor, ancak aynı zamanda bir ülkeyi yok etmekle tehdit ediyor.
Bir yandan müzakereler sürerken, diğer yandan ekonomik baskı ve yaptırımlar devam ediyor.
Bir yandan barış tartışılırken, diğer yandan askeri seçenek hâlâ masada tutuluyor.
İran, Hürmüz Boğazı'nı açmayı ve savaşı sona erdirmeyi teklif ettiğinde bile Trump bu öneriyi reddetti. Dünya sorumlu bir dış politikadan bunu mu beklemektedir?
Yaklaşık yedi aydır devam eden, binlerce insanın hayatına mal olan ve küresel enerji piyasalarını etkileyen bir savaş artık iki taraflı bir anlaşmazlık değildir.
Petrol fiyatları 100 doların üzerine çıkmış, deniz taşımacılığı güzergâhlarındaki aksaklıklar ise ulaştırma ve enerji maliyetlerini artırmıştır.
Ancak bütün bu rakamların arkasında bir insan vardır; güvenli bir odada oturan bir siyasetçinin kararının bedelini ödemek zorunda kalan bir insan.
Kanada: Siyasi Baskının Müttefiklere Bile Ulaştığı Yer
Trump, aynı baskı mantığından Kanada'ya karşı bile vazgeçmemiştir.
Oysa Kanada, Amerika Birleşik Devletleri'nin komşusu, ekonomik ortağı ve en yakın müttefiklerinden biri olmuştur.
Buna rağmen iki ülke arasındaki ilişkiler Trump'ın başkanlığı döneminde defalarca gümrük tarifeleri ve siyasi baskı altında kalmıştır. Eylül 2026'da Kanada'nın Avrupa Birliği ile iş birliğini güçlendirmeye yönelik bir önerinin ardından Trump, Avrupa'ya gümrük vergileri uygulama konusunda dahi uyarıda bulunmuştur. Buna karşılık Mark Carney, Kanada'nın dış baskılara karşı kırılganlığının azaltılması ve Avrupa ile ilişkilerinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Elbette bu yalnızca iki ülke arasındaki bir ticaret anlaşmazlığı değildir.
Büyük bir gücün devlet başkanı, müttefikleriyle bile ekonomik tehditlerin diliyle konuştuğunda, bu dış politika modelinde dostlukların ve ittifakların da ancak Washington'ın siyasi çıkarlarıyla çelişmediği sürece geçerli olduğu açıktır.
Asıl sorun yalnızca Trump'ın küstah olması değildir.
Sorun, onun sözlerinin Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik, askeri ve siyasi gücüyle desteklenmesidir.
Amerika Birleşik Devletleri başkanının bir tehdidi petrol piyasalarını istikrarsızlaştırabilir, orduları harekete geçirebilir, müttefikleri endişelendirebilir ve milyonlarca insanı Washington'da alınan bir kararın sonuçlarıyla karşı karşıya bırakabilir.
İran'dan Yemen'e, Filistin'den Kanada'ya kadar örnekler farklıdır; ancak hepsinin ortak bir noktası vardır: siyasi iradeyi dayatmak için güç kullanılması.
Birbirine bağlı bir dünyada bu yaklaşım yalnızca kriz yaratmaz; krizleri birbirine bağlar. Orta Doğu'daki savaş, diğer ülkelerin enerji piyasalarını ve ekonomilerini etkiler; müttefiklere yönelik ekonomik baskı ülkeler arasındaki güveni aşındırır; askeri tehditler ise yanlış hesaplama ve çatışmanın genişleme ihtimalini artırır.
Trump bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanı olabilir, ancak politikalarının sonuçları Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı değildir. Dünyanın en güçlü ülkesi tehdit ve zorlamayı dış politikanın olağan araçlarına dönüştürdüğünde, bunun bedelini yalnızca karşıt hükümetler ödemez; sıradan insanlar, küresel ekonomi ve uluslararası güvenlik de bu bedeli öder.
Böylece makalem, kibirli ve acımasız bir başkanın politikalarıyla başladı: Dünyayı diyalog ve istikrara doğru yönlendirmek yerine tehdit, kaos ve istikrarsızlığa doğru sürükleyen kibirli ve tahakkümcü bir adamın politikalarıyla.
Dolayısıyla soru artık yalnızca tek bir başkanla veya tek bir ülkeyle sınırlı değildir. Asıl soru şudur: Bu şiddet ve tehdit mantığı karşısında hâlâ akla, diplomasiye ve insanlığa yer var mı? İnsanlar gerçekten daha neye hazırlıklı olmalıdır?
Yazar: Gouya Roshan
Tüm hakları saklıdır.

Yorumlar