Erdoğan’ın İslamcı Söylemleri Politikalarıyla Çelişiyor
Yıllardır Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rejimi, kendisini İslam dünyasının savunucusu olarak göstermeye çalışmaktadır. Erdoğan, çok sayıda konuşmasında Filistin ve Gazze Şeridi ile dayanışmasını ifade etmiş, Müslümanların haklarını desteklediğini dile getirmiş ve Türkiye’yi İslam dünyasında bağımsız ve etkili bir güç olarak sunmuştur. Ancak “Türkiye hükümeti Filistin konusunda hiçbir zaman somut adım atmamıştır.” Bununla birlikte siyaset yalnızca söylemler üzerinden değerlendirilemez; bir hükümetin kararlarının gerçek siyasi boyutu, siyasi ve ekonomik çıkarları ilan ettiği niyetlerle çeliştiğinde ortaya çıkar.
Bu çerçevede, Türkiye hükümetinin İran’a yönelik mevcut tutumu, bu çelişki konusunda ciddi soruları gündeme getirmektedir.
Bir yandan Türkiye hükümeti, İslam dünyasının dört bir yanındaki Müslümanlarla açıkça dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, diğer yandan İran’ı ve bölgedeki diğer ülkeleri doğrudan etkileyen sömürücü politikaları bulunan ABD ve İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir. Bank Mellat olayı ve İran vatandaşlarının Türkiye’deki banka hesaplarının durumu, bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.
Bank Mellat’ın faaliyet izninin iptali, ABD’nin İran’ın finansal ağları üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde gerçekleşmiştir. 18 Eylül 2026’da Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Bank Mellat’ın İstanbul şubesinin faaliyet iznini iptal etmiştir. Türkiye, resmi açıklamasında bu kararı bankacılık düzenlemelerine, mevduat sahiplerinin haklarına ilişkin endişelere ve finansal sistemin güvenliği ile istikrarına atıfta bulunarak gerekçelendirmiştir. Ancak açıklamada ABD yaptırımlarına açıkça değinilmemiştir.
Bununla birlikte, yalnızca birkaç hafta önce ABD, İran’ın finansal ağlarıyla bağlantılı olduğu şüphesiyle bir Türk yatırım bankasına ve onun iki şubesine yaptırım uygulamıştı.
Dolayısıyla Türkiye’de bir İran bankasının kapatılması yalnızca siyasi bir manevra değildir; aynı zamanda Türkiye’nin dış baskılara yaklaşımını ve ağırlıklı olarak Müslüman bir ülke olan İran ile ilişkisini de göstermektedir. Bir ülke kendisini siyasi olarak İslam birliğinin savunucusu olarak gösterirken aynı zamanda İranlı bir bankanın ekonomik ve finansal faaliyetlerini askıya alıyor ve İran ile finansal ilişkilerine yönelik daha fazla kısıtlama getiriyorsa, siyasi söylem ile siyasi uygulama arasındaki açık çelişki ortaya çıkmaktadır.
Bu konu, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri göz önüne alındığında özellikle önem taşımaktadır. Ankara, NATO üyesidir ve Washington ile kapsamlı savunma ve ekonomik ilişkilere sahiptir. Son yıllarda iki ülke arasındaki görüşmeler; ticaret, savunma sanayii, askeri uçaklar ve ekonomik iş birliği alanlarında anlaşmalarla sonuçlanmıştır. Erdoğan ile Trump’ın Washington’daki görüşmesi, Amerikan uçaklarının satın alınması da dahil olmak üzere savunma ve ticaret alanındaki iş birliğini daha da güçlendirmiştir.
Aynı çelişki Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde de görülmektedir. Bir yandan iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki operasyonlarına karşı sert bir siyasi tutum benimsemiş ve İsrail ile ticari ilişkileri askıya aldığı bildirilmiştir. Diğer yandan Gazze halkına yöneltilen her kurşun, herhangi bir siyasi söylemden daha fazla şey anlatmaktadır. İsrail’e yönelik açık ve örtülü destek ise özellikle Türkiye ve Azerbaycan üzerinden, Azerbaycan petrolünün Ceyhan Limanı üzerinden İsrail’e taşınması gibi uygulamalarla kendisini göstermektedir. Bu nedenle bu bağlamda, İsrail ile ilişkilerin kesildiği yönündeki iddialar yalnızca resmi açıklamalar üzerinden değerlendirilemez; bölgesel altyapılardan geçen enerji ve ticaret yollarının da incelenmesi gerekir. İki taraf arasındaki ilişki, yıllar boyunca yalnızca siyasi söylemler üzerine kurulmamıştır.
Dolayısıyla iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin temel sorunu yalnızca Filistin, İslam dünyası ve İran konusundaki söylemleri ve resmi açıklamaları değildir. Asıl mesele, ekonomik çıkarlar, askeri ilişkiler, uluslararası baskı ve küresel finans sistemi söz konusu olduğunda aldığı pratik kararlardır. Bu koşullarda siyasi sloganlar ile siyasi gerçeklik arasındaki çelişki daha görünür hâle gelmektedir.
Şunu vurgulamak gerekir: İslam dünyası yalnızca içi boş açıklamalardan ve bildirilerden ibaret değildir. Sert ve duygusal söylemlere değil; gerçeğe, birliğe ve kardeşçe dayanışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle bugün sorulması gereken en önemli soru, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini sürdürüp sürdürmeyeceği veya diğer ülkelerle anlaşmalar imzalayıp imzalamayacağı değildir. Asıl soru, Adalet ve Kalkınma rejiminin siyasi söylemleri ile İran ve diğer Müslüman ülkelere yönelik pratik kararları arasındaki uçurumun neden giderek büyüdüğüdür.
Sonuç olarak şu soru hâlâ ortada durmaktadır: İslam dünyası, Adalet ve Kalkınma rejimi için gerçek bir siyasi ilke midir, yoksa yalnızca siyasi söyleminin bir parçası mı?
Yazar: Gouya Roshan
Tüm Hakları Saklıdır

Yorumlar