Müslümanlara Yönelik Şiddet Neden Dünya İçin Acı Verici Değil?


Dünya genelindeki en kaygı verici meselelerden biri, Müslümanlara yönelik katliam ve ayrımcılıktan kaynaklanan şiddettir. Bu şiddet ve eşitsizlik, Orta Doğu'nun birçok bölgesinde, örneğin Gazze Şeridi'nde, Kudüs'te, Yemen'de, Sudan'da, Rohingyalar arasında ve İran'da açıkça görülmektedir.

Gazze Şeridi'ndeki şiddet 7 Ekim 2023 veya yakın geçmişle sınırlı değildir; aksine Filistinlilerin 75 yılı aşkın süredir maruz kaldığı zulüm, yerinden edilme, işgal, katliam ve zorunlu göç ile iç içe geçmiştir. Bu süreç, 1948 Nekbe'siyle başlamış ve Filistinli nesilleri şiddet ve yerinden edilme döngüsünün içine sürüklemiştir. Birleşmiş Milletler, Nekbe'yi 1948 savaşı sırasında Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi ve kitlesel göçü olarak tanımlamaktadır.

Eğer soykırımı tek bir olaydan ziyade tarihsel bir süreç olarak ele alırsak, Filistin tarihi 7 Ekim 2023'te başlayamaz. Bugün Gazze Şeridi'nde yaşananlar, Filistin halkının on yıllardır maruz bırakıldığı şiddet, yerinden edilme ve zorunlu göçün yalnızca bir boyutudur. Siyonist rejimin Gazze'de işlediği suçlar basitçe geleneksel bir askeri çatışmaya indirgenemez. Bu nedenle Birleşmiş Milletler Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Eylül 2025'te Siyonist rejimin 1948 Cenevre Sözleşmeleri kapsamında Gazze'deki Filistinlilere karşı dört savaş suçu işlediği sonucuna varmış ve İsrail'i soykırım yapmakla suçlamıştır.

İşgalci Siyonist rejim; kadınların, çocukların ve sivillerin sistematik olarak öldürülmesi, halkın kasıtlı olarak aç bırakılması ve hastanelerin, okulların ve hayati altyapının yok edilmesi yoluyla Gazze halkının çektiği acıları daha da ağırlaştırmıştır.

Bunun yanı sıra, uluslararası toplumun 75 yıllık sessizliği bu trajedinin en acı yönüdür. Avrupa ülkeleri, Kanada'nın batı eyaletlerinin hükümetleri ve Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, bu vahşi rejime silah sağlama konusunda inkâr edilemez bir sorumluluk taşımaktadır.

Daha açık ifade etmek gerekirse; Müslümanların trajedisi Gazze ile sınırlı değildir.

Uzun bir tarihe ve zengin bir kültüre sahip Müslüman bir ülke olan Yemen, ne yazık ki dünyanın en ağır insani krizlerinden birini yaşamaktadır. Uzun süren iç savaş, siyasi istikrarsızlık, aşırı yoksulluk ve ciddi gıda ve ilaç eksikliği, milyonlarca Yemenlinin hayatını son derece zorlaştırmıştır. Bu acılara rağmen Yemenliler dürüstlükleri, misafirperverlikleri ve kültürel dayanıklılıklarıyla tanınmaktadır. Bu ülke yıllardır savaş ve askeri müdahalelere katlanmaktadır.

Sudan: Bu ülkenin halkı felaket boyutunda insani sonuçlarla karşı karşıyadır: kıtlık ve yerinden edilme krizi. Dünya Gıda Programı ve Uluslararası Göç Örgütü gibi Birleşmiş Milletler kuruluşlarının acil uyarılarına göre, bu savaş dünyanın en büyük kıtlık ve yerinden edilme krizini yaratmıştır. Sudan'da 8,6 milyondan fazla kişi ülke içinde yerinden edilmiş durumdadır ve milyonlarca insan ciddi açlık riskiyle karşı karşıyadır.

Rohingyalar: Rohingya Müslümanları, dünyada en fazla zulüm gören etnik azınlıklardan biridir ve ağır ve uzun süreli bir insani krizle karşı karşıyadır. Rohingyaların durumu — vatandaşlıktan mahrum bırakılmaları: 1982 yılında Myanmar hükümeti, Rohingyaları vatandaşlıktan mahrum bırakan bir vatandaşlık yasası çıkardı. Bölgede yüzyıllardır yaşamalarına rağmen hükümet onları hâlâ Bangladeş'ten gelen yasadışı göçmenler olarak görmektedir.

Etnik temizlik ve soykırım: 2017 yılında Myanmar ordusu Rohingya halkına karşı acımasız bir operasyon başlattı. Birleşmiş Milletler bu operasyonu “etnik temizlik” olarak tanımladı ve bunun soykırım anlamına geldiğini belirtti. Binlerce kişi öldürüldü, köyler yakıldı ve yaygın cinsel şiddet uygulandı.

Mülteci krizi: 2017 yılında 740 binden fazla Rohingya çatışmalardan kaçarak komşu Bangladeş'e sığındı. Bugün yaklaşık bir milyon Rohingya mülteci, Bangladeş'teki Cox's Bazar gibi aşırı kalabalık geçici kamplarda son derece kötü koşullarda yaşamaktadır. Rohingyalar dünyadaki en büyük vatansız nüfustur. Pasaport ve yasal haklardan yoksun oldukları için eğitim, sağlık hizmetleri ve istihdam olanaklarına erişimleri engellenmektedir. İster ülkelerine geri dönsünler ister bir ev sahibi ülkeye entegre olsunlar, gelecekleri hâlâ belirsizdir.

İran: İran yıllardır yabancı güçlerin siyasi, ekonomik ve güvenlik baskısı altında bulunmaktadır. Ocak ayının sonları ve Şubat 2026'da (İran takvimine göre 1404 Behmen), Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejim İran'a yönelik saldırıları resmen başlattı. Resmî istatistiklere ve insan hakları kuruluşlarına göre ölü sayısı şöyledir: İran'daki Şehitler Vakfı ve İran Adli Tıp Kurumu gibi resmî kurumlar 3.375 ile 3.468 arasında ölüm bildirmiştir. Human Rights Activists News Agency gibi yabancı insan hakları kuruluşları ise toplam kurban sayısını 3.600'ün üzerinde tahmin etmiştir.

Yaralı sayısı: Resmî tahminler İran'da on binlerce kişinin yaralandığını göstermektedir.

“İsrail rejimi tarafından İran'a karşı başlatılan bu adaletsiz savaşta, Minab kentindeki kız ve erkek çocuklara yönelik Şajareh Tayyebeh İlkokulu, okullara ve sivil çocuklara yönelik saldırıların acı veren bir sembolü hâline geldi.”

Bu durum temel bir soruyu gündeme getiriyor:

Dünyanın dört bir yanında Müslümanların ölümü, yıkımı ve yerinden edilmesi neden bu kadar önemsiz görülüyor?

Onların çektiği acılar neden diğer dinlerin mensuplarının yaşadığı acılarla karşılaştırıldığında önemsizmiş gibi görünüyor?

Müslümanlar neden adaletten ve uluslararası yardımdan mahrum bırakılıyor?

Bu durum açıkça bir çifte standardı ortaya koymaktadır ve Müslümanların yaşamları bu çifte standardın ölçüldüğü bir kritere dönüşmüştür. Gazze, Yemen, Kudüs, Sudan, Myanmar ve İran bu gerçeğin belirgin örnekleridir.

Bununla birlikte, dininden bağımsız olarak ölen her insan; ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hristiyan veya başka bir inanca mensup olsun, bir insandır ve yaşamı değerlidir.

Yazar: Gouya Roshan

Tüm hakları saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Kendime Dönüşün Sessiz Hikâyesi