Seçici Ahlak: Siyaset Yaşamın Değerini Belirlediğinde

Seçici Ahlak: Siyaset Yaşamın Değerini Belirlediğinde 

Bir ülke, hayvanları açlıktan kurtarmak için helikopterlerle havadan yiyecek bırakabilir; ancak aynı ülke katliamlar, ailelerin yok edilmesi ve Müslümanların haklarının ihlal edilmesi karşısında sessiz kalır. Bu çelişki artık yalnızca insani bir mesele değil, siyasi ve ahlaki bir meseledir.

Soru, hayvanlara neden yiyecek verildiği değildir. Tam tersine, hayvanların refahını gözetmek yaşama saygının bir göstergesidir ve bunda hiçbir sakınca yoktur. Asıl soru, birçok hükümetin dış politikasında yaşama yönelik bu saygının neden bütün insanlar için eşit şekilde uygulanmadığıdır.

Eğer bir hayvanın hayatı değerliyse, bir insanın hayatının değeri nasıl onun dini, milliyeti, etnik kökeni veya siyasi bağlılığı temelinde belirlenebilir?

Bu durum, insan hakları meselesini gündeme getirmektedir; ilke olarak siyasi sınırların ve ulusal çıkarların ötesine geçmesi gereken bir kavramdır. Ancak uygulamada insan hakları, bir yerde yüksek sesle savunulan, mağdur Müslüman olduğunda veya söz konusu hükümet siyasi müttefikleriyle karşı karşıya geldiğinde ise bir anda yerini ahlaki bir meseleye bırakan bir araca dönüşmüştür.

Burada insan hakları sorusu ortaya çıkmaktadır; siyasi sınırların ve ulusal çıkarların ötesine geçmesi gereken bir kavram. Bu tehlikeli bir çelişkidir.

Bir yandan kamu bütçesi hayvanların hayatını kurtarmak için kullanılabilirken, diğer yandan milyonlarca insanın ölümü “savaşın sonuçları”, “güvenlik kaygıları” veya “siyasi zorunluluk” olarak gerekçelendirilemez. Bu tür söylemler siyasi açıdan ölümü gerekçelendirebilir, ancak onu ahlaki açıdan meşru hâle getirmez.

Bu yalnızca Müslümanlarla ilgili değildir; insanlığın doğasıyla ilgilidir. Eğer bugün bir Müslümanın hayatının değeri dini nedeniyle göz ardı ediliyorsa, yarın aynı mantık başka herhangi bir insan için de kullanılabilir. Gerçek ahlak, ancak mağdur kişinin kişinin kendi siyasi kampına ait olmadığı zaman anlam kazanır.

Hükümetlerin ulusal çıkarları, müttefikleri, düşmanları ve jeopolitik hesapları olabilir. Ancak bunların hiçbiri hangi insanların merhameti hak ettiğini ve hangilerinin susturulması gerektiğini belirlememelidir.

Temel soru şudur: Bu ülkeler gerçekten yaşamın değerine inanıyor mu, yoksa yalnızca siyasi çıkarlarıyla çelişmediği zaman mı ahlaktan söz ediyorlar?

Belki de bu, insanları kandırmaktan daha fazlasıdır. Bazen hükümetler kendi propagandaları ve siyasi çıkarlarıyla o kadar iç içe geçerler ki, eylemlerini meşrulaştırmak için aynı anlatıya kendileri de inanmaya başlarlar.

Ancak basit gerçek şudur: İnsan insandır.

Bir hayvanın hayatını kurtarmak zorunda olduğumuzu hissediyorsak, insanların çektiği acılara karşı kayıtsız kalamayız. Ve eğer insan hakları gerçekten ahlaki bir ilkeyse, mağdurun milliyetine, dinine veya siyasi bağlılığına göre değişmemelidir.

Bugünün dünyasındaki sorun ahlaki sloganların eksikliği değildir; sorun, siyasi güç karşısında başını eğen bir ahlaktır.

Ve tam olarak hükümetlere sorulması gereken soru budur: Eğer insan hayatının değeri sizin için bir ilkeyse, neden bu ilke her zaman bütün insanlar için eşit şekilde uygulanmıyor?

Yazar: Gouya Roshan

Tüm hakları saklıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Kendime Dönüşün Sessiz Hikâyesi