Atatürk’ün Erdoğan’ın Siyasetine Bakışı
Atatürk’ün Erdoğan’ın Siyasetine Bakışı
Atatürk bugün hayatta olsaydı, muhtemelen Erdoğan’ın kendisini nasıl tanımladığına değil, ortaya koyduğu sonuçlara ve icraatlarına daha fazla dikkat ederdi. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü siyasette bir siyasetçinin tarihî bir şahsiyet hakkında söyledikleri, her zaman o şahsiyetin geride bıraktığı gerçek mirasla örtüşmez.
Erdoğan yıllardır Atatürk’ü Türkiye tarihinden silemeyeceğini biliyor. Atatürk yalnızca bir cumhurbaşkanı veya askerî komutan değildi; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve adı ile kimliği cumhuriyetçilik ve laiklikle ayrılmaz biçimde bütünleşmiş bir siyasi hareketin lideriydi.
Bu nedenle Erdoğan ile Atatürk arasındaki farklılıkları birkaç cümleyle ifade edilen kişisel saygı veya saygısızlık meselesine indirgemek mümkün değildir. Asıl mesele daha derindir:
Erdoğan, Atatürk Cumhuriyeti’nin hangi yönlerini kabul ediyor ve hangilerini değiştirmeye çalışıyor?
Bu farkı anlamak için günümüz siyasetçilerinin Atatürk hakkındaki yorumlarına değil, doğrudan Atatürk’ün kendi düşüncelerine bakmak gerekir.
Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı
Atatürk’ün din konusunda açık bir yaklaşımı vardı. Dini inkâr etmedi. Aksine, kayda geçmiş konuşmalarında dini vicdani bir mesele olarak ele aldı ve dinin siyasetin aracı hâline getirilmemesi gerektiğini vurguladı.
Atatürk Araştırma Merkezi de laiklik ilkesini açıklarken din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına ve dinin siyasi amaçlarla kullanılmasının önlenmesine dikkat çekmektedir.
Atatürk’ün kayda geçmiş konuşmalarından birinde ortaya koyduğu temel düşünce özetle şudur:
“Din ve inançlar hiçbir zaman siyasetin aracı olarak kullanılmamalıdır.”
Bu noktadan sonra Erdoğan ile yapılan karşılaştırma artık yalnızca teorik değildir.
Erdoğan, Türkiye’deki muhafazakâr ve dinî köklere sahip bir siyasi hareketin içinden yükseldi. Kemalistlerden farklı olarak, dinin ve dinî değerlerin Türkiye’nin kamusal yaşamındaki rolünü önemli ölçüde güçlendirdi.
Bu değişim yalnızca siyasi söylemle sınırlı kalmadı. Eğitim sistemi, kamusal semboller ve Türkiye’nin siyasi kimliğinin tanımlanmasında da kendisini gösterdi.
Özellikle son yıllarda hükümet tarafından yeni müfredatın uygulanmaya başlanması sırasında laik çevreler ve bazı eğitim grupları, dinî değerlere giderek daha fazla ağırlık verilmesini ve bazı laik ve Kemalist unsurların öneminin azaltılmasını eleştirdi. Erdoğan ise millî ve manevi değerlere sahip bir nesil yetiştirme hedefini savundu.
Bu politikalar Atatürk’ün düşüncesiyle karşılaştırıldığında, sözlerin yorumlanmasına neredeyse gerek kalmaz.
Çelişki açıktır.
Atatürk’ün Cumhuriyet Anlayışı ve Erdoğan
Atatürk, eğitim, devlet ve hukuk sistemini akıl, bilim ve modernleşme ilkeleri etrafında yeniden düzenlemeye çalıştı. Laiklik ise Cumhuriyet’in temel taşlarından biri hâline getirildi.
Atatürk Araştırma Merkezi’nin açıklamalarında da Kemalist anlayış içerisinde eğitimin laik, akılcı ve modern esaslara dayanması gerektiği vurgulanmaktadır.
Buna karşılık Erdoğan döneminde Türkiye’nin millî kimliği farklı bir yönde yeniden tanımlandı. Bu anlayışta İslam, Osmanlı geçmişi ve muhafazakâr değerler daha belirgin bir yer kazandı.
Burada mesele artık bir kişinin Atatürk’ü sevip sevmemesi değildir.
Asıl soru şudur:
Cumhuriyet, Atatürk döneminde oluşturulan Kemalist Cumhuriyet olarak mı kalmalıdır, yoksa Atatürk’ün adı ve sembolleri korunurken farklı bir kimliğe sahip başka bir Cumhuriyete mi dönüşmektedir?
İşte Ayasofya meselesi de bu nedenle önemlidir.
2020 yılında Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne dönüştürülmesi yalnızca bir binanın kullanım şeklinin değiştirilmesi değildi.
Ayasofya, Osmanlı mirası ile laik Cumhuriyet mirası arasındaki tarihsel gerilimin en güçlü sembollerinden biridir.
Erdoğan’ın destekçileri açısından bu karar, tarihî ve İslami bir sembolün yeniden eski statüsüne kavuşturulması anlamına geliyordu. Erdoğan’ın eleştirmenleri açısından ise bu karar, Türkiye’nin laik Cumhuriyet mirasının bazı unsurlarından uzaklaşmasının bir başka göstergesiydi.
Bunlar, Atatürk bugün hayatta olsaydı kayıtsız kalmasının zor olduğu türden politikalardır.
Bunun nedeni Atatürk’ün Ayasofya’nın kişisel sahibi olması değildir. Asıl neden, onun Cumhuriyet projesinin devlet, din ve toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasına dayanmasıdır.
Atatürk ayrıca dini siyasi mücadelelerin içine sokan hareketler konusunda da sert uyarılarda bulundu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası deneyimini, dinin siyasi amaçlarla kullanılmasının doğurabileceği tehlikelere örnek olarak değerlendirdi ve siyasi hedeflerin dinî sloganların arkasına gizlenebileceği konusunda uyardı.
Bu tarihî arka plan, Erdoğan ile yapılan karşılaştırma açısından özellikle önemlidir. Çünkü Erdoğan siyasi kariyeri boyunca toplumsal ve siyasi mobilizasyon amacıyla dinî söylemi birçok kez kullandı.
Elbette bu durum Erdoğan’ın doğrudan 1920’lerin siyasi liderleriyle özdeşleştirilebileceği anlamına gelmez. Türkiye bugün 1920’lerin Türkiye’si değildir.
Böyle bir karşılaştırma yüzeysel olur.
Ancak bir farkı inkâr etmek de mümkün değildir:
Atatürk dinin siyasi iktidarın aracı hâline gelmemesini istiyordu; Erdoğan ise siyaseti toplumun dinî kimliğiyle çok daha yakın bir ilişki içine soktu.
Bu iki yol aynı değildir.
Bağımsızlık ve Devlet Anlayışı
Bu farklılık bağımsızlık kavramında da görülebilir.
Atatürk bağımsızlığı yalnızca yabancı güçlerin Türkiye topraklarından çıkarılması olarak görmüyordu. Onun anlayışında siyasi, mali, ekonomik, hukuki, askerî ve kültürel bağımsızlık birbirinden ayrılmaz unsurlardı.
Bu açıdan Atatürk Cumhuriyet’i yalnızca bir kişinin elinde toplanan iktidar olarak değil, birbirini tamamlayan kurumlardan oluşan bir yapı olarak görüyordu.
Erdoğan döneminde ise özellikle Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri önemli ölçüde genişledi.
Bu durum yalnızca Erdoğan’ın şahsıyla ilgili değildir. Aynı zamanda Cumhurbaşkanının devlet sistemi içerisindeki rolünün önceki döneme kıyasla çok daha güçlü hâle geldiği yapısal bir değişimdir.
Bugün bu mesele, hükümet ile siyasi muhalefet arasındaki mücadelede de önemli bir rol oynamaktadır.
Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), son yıllarda hem hukuki hem de siyasi baskıların arttığı bir dönemden geçmektedir.
2026 yılında CHP’deki liderlik krizi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden parti liderliğine dönmesini öngören bir mahkeme kararıyla daha da ciddi bir siyasi çatışmaya dönüştü.
Bu gelişme, Erdoğan hükümetini son yılların en ciddi muhalefet krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.
Hükümet herhangi bir siyasi motivasyonu reddediyor ve yargının bağımsız olduğunu savunuyor. Muhalefet ise söz konusu adımların siyasi saiklerle atıldığını ileri sürüyor.
Bu Makalenin Gerçek Anlamı
Makalenin başlığının gerçek anlamı tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Atatürk bugün hayatta olsaydı, onun adına konuşamayız.
Ancak Atatürk’ün Cumhuriyet için ortaya koyduğu ilkeleri, Erdoğan’ın siyasi uygulamalarıyla yan yana getirebiliriz.
Atatürk laiklik konusunda ne söyledi?
Din siyasetin aracı olmamalıdır.
Erdoğan ne yaptı?
Din ve dinî kimliğin kamusal siyasetteki ve toplumsal hayattaki rolünü çok daha görünür hâle getirdi.
Atatürk bağımsızlık konusunda ne söyledi?
Bağımsızlık siyasi, ekonomik, hukuki, askerî ve kültürel olmalıdır.
Erdoğan dönemindeki Türkiye hangi yönde ilerledi?
Cumhurbaşkanlığı makamının gücü merkezileşti ve bugün hükümet, Cumhuriyet tarihinin en sert siyasi muhalefet dönemlerinden biriyle karşı karşıya.
Atatürk millî siyaset konusunda ne söyledi?
Türkiye, kendi gücünü ve gerçek ihtiyaçlarını aşan hayallerin peşine düşmemeli; siyaset millî çıkarlara ve ülkenin gerçek kapasitesine dayanmalıdır.
Erdoğan ne yaptı?
Türkiye’yi daha aktif ve müdahaleci bir bölgesel güç hâline getirdi. Dış politikasını bölgesel nüfuz ve askerî ve yumuşak gücün daha geniş kullanımı üzerine kurdu.
Erdoğan Atatürk’e Düşman mı?
Peki bütün bu farklılıklar Erdoğan’ın Atatürk’e karşı kişisel bir düşmanlığı olduğu anlamına mı geliyor?
Hayır.
Burada adil olmak gerekir.
Erdoğan Atatürk’ü Türkiye’nin resmî tarihinden silmedi. Atatürk’ün Türk toplumunun önemli bir bölümü için hâlâ güçlü bir millî sembol olduğunu biliyor.
Dolayısıyla meseleyi “Erdoğan Atatürk’ten nefret ediyor” gibi basit bir cümleye indirgemek doğru değildir.
Tarih bundan çok daha karmaşıktır ve tam da bu nedenle çok daha siyasidir.
Erdoğan’ın Atatürk’ü yok etmesine gerek yoktur.
Onun yalnızca Atatürk’ün mirasının anlamını değiştirmesi yeterlidir.
Atatürk resmî törenlerde anılabilir. Onun fotoğrafları devlet kurumlarında sergilenebilir. Devlet yetkilileri Anıtkabir’i ziyaret edebilir.
Bütün bunlar yapılırken laikliğin anlamı, dinin toplumdaki rolü, iktidar yapıları, eğitim sistemi ve Cumhuriyet’in kimliği yeniden tanımlanabilir.
İşte sembolik saygı ile siyasi bağlılık burada birbirinden ayrılır.
Belki de Atatürk bugün hayatta olsaydı Erdoğan’a soracağı en önemli soru:
“Beni neden sevmiyorsun?”
olmazdı.
Böyle bir soru fazlasıyla kişisel olurdu.
Asıl soru şu olurdu:
“Benim kurduğum Cumhuriyet ne tür bir Cumhuriyet’e dönüştü?”
Ve bu sorunun cevabı resmî konuşmalarda bulunamaz.
Ne çiçek bırakmakta.
Ne anma törenlerinde.
Ne fotoğraflarda.
Cevap siyasette aranmalıdır.
Çünkü tarih, siyasetçilerin aksine hiçbir şeyi unutmaz.
Atatürk bir Cumhuriyet kurdu.
Erdoğan ise farklı bir Türkiye inşa etti.
Bu iki Türkiye bazı açılardan birbirleriyle örtüşmektedir. Ancak en temel meselelerin bazılarında tarihsel bir ayrım çizgisinin iki farklı tarafında durmaktadırlar.
Belki de tam olarak bu nedenle Atatürk hâlâ Erdoğan için bir sorun olmaya devam ediyor:
Onu silmek mümkün değildir ve mirasını da tamamen değiştirmeden bırakmak mümkün değildir.
Dolayısıyla Erdoğan’ın Atatürk ile mücadelesi bir kişiyle mücadele değildir.
Asıl mücadele, Türkiye Cumhuriyeti’nin ne anlama geldiği üzerindedir.
Ve bu mücadele henüz sona ermiş değildir.

Yorumlar