İnsanların Arasına Duvarı Siyaset Ördü
Avrupa'da bir çocuk öldürüldüğünde dünya yas tutuyor. Medya günlerce bunu haber yapıyor, siyasetçiler açıklamalar yayımlıyor ve kamuoyu harekete geçiyor. Ancak Orta Doğu'da, Afrika'da ya da çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkelerde binlerce çocuk savaşın yıkıntıları altında hayatını kaybettiğinde, dünyanın büyük bir bölümünde hayal kırıklığı yaratan bir sessizlik hâkim oluyor; sanki bazı insanların hayatı diğerlerinden daha fazla haber değeri taşıyormuş gibi.
Bu durum, insanlığın vicdanı önüne derin bir soru koyuyor: İnsan hayatının değeri eşit midir, yoksa onun değerini siyaset mi belirliyor?
Ben sıradan insanların birbirine düşman olduğuna inanmıyorum. Düşmanlığı körükleyen siyaset ve devletlerdir. Yıllardır siyasi güçler korku, savaş, propaganda ve çifte standart diliyle milletlerin arasına duvarlar ördüler. İnsanlara, birbirlerini tanımak yerine birbirlerinden korkmayı öğrettiler.
Bir kişi İslam adına suç işlediğinde, milyonlarca Müslüman hiç yapmadıkları bir eylemden dolayı hesap vermek zorunda bırakılıyor. Onlar hemen aşağılayıcı bir şekilde "terörist" etiketiyle damgalanıyor. Ancak bir suç bir devlet, bir ordu, bir süper güç ya da Müslüman olmayan bir kişi tarafından işlendiğinde aynı ilke uygulanmıyor ve sorumluluk yalnızca o siyasi yapıya ya da o kişiye yükleniyor. Adalet, adalettir. Bir taraf için farklı, diğer taraf için farklı tanımlanamaz.
Ben ne İslam karşıtlığını, ne antisemitizmi, ne Hristiyanlara yönelik nefreti ne de herhangi bir millete karşı düşmanlığı kabul ediyorum. Çünkü bu duvarları inşa eden insanlar değildir. Bu duvarlar, siyasi çıkarların zaman zaman insan hayatından daha değerli görüldüğü güç merkezlerinde inşa edilmektedir.
Siyaset, bir insanın değerini milliyetine, dinine, pasaportuna ya da jeopolitik çıkarlara göre ölçtüğü sürece adalet boş bir ifadeden ibaret kalacaktır. Ya hepimiz insanız ya da hiçbirimiz insan değiliz. Hiçbir hukuk sistemi, bir kurban için gözyaşı döküp diğerini sessizlik içinde toprağa vermeyi haklı gösteremez.
Bu durum, insanlığın vicdanı önüne derin bir soru koyuyor: İnsan hayatının değeri eşit midir, yoksa onun değerini siyaset mi belirliyor?
Ben sıradan insanların birbirine düşman olduğuna inanmıyorum. Düşmanlığı körükleyen siyaset ve devletlerdir. Yıllardır siyasi güçler korku, savaş, propaganda ve çifte standart diliyle milletlerin arasına duvarlar ördüler. İnsanlara, birbirlerini tanımak yerine birbirlerinden korkmayı öğrettiler.
Bir kişi İslam adına suç işlediğinde, milyonlarca Müslüman hiç yapmadıkları bir eylemden dolayı hesap vermek zorunda bırakılıyor. Onlar hemen aşağılayıcı bir şekilde "terörist" etiketiyle damgalanıyor. Ancak bir suç bir devlet, bir ordu, bir süper güç ya da Müslüman olmayan bir kişi tarafından işlendiğinde aynı ilke uygulanmıyor ve sorumluluk yalnızca o siyasi yapıya ya da o kişiye yükleniyor. Adalet, adalettir. Bir taraf için farklı, diğer taraf için farklı tanımlanamaz.
Ben ne İslam karşıtlığını, ne antisemitizmi, ne Hristiyanlara yönelik nefreti ne de herhangi bir millete karşı düşmanlığı kabul ediyorum. Çünkü bu duvarları inşa eden insanlar değildir. Bu duvarlar, siyasi çıkarların zaman zaman insan hayatından daha değerli görüldüğü güç merkezlerinde inşa edilmektedir.
Siyaset, bir insanın değerini milliyetine, dinine, pasaportuna ya da jeopolitik çıkarlara göre ölçtüğü sürece adalet boş bir ifadeden ibaret kalacaktır. Ya hepimiz insanız ya da hiçbirimiz insan değiliz. Hiçbir hukuk sistemi, bir kurban için gözyaşı döküp diğerini sessizlik içinde toprağa vermeyi haklı gösteremez.
Yazar: Gouya Roshan

Yorumlar