Nefret dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike midir? Yazar: Gouya Roshan

Nefret dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike midir?

Çocukluktan itibaren bize nefretin savaşı ve şiddeti körüklediği, insanları suça yönelttiği öğretildi. Ancak tarihin derinliklerine indikçe ve insanlığı daha iyi anlamaya çalıştıkça, gerçek çok daha korkutucu bir hâl alıyor.

Nefret her zaman insanlığın en tehlikeli düşmanı olmamıştır. Bazen duyguları bastırmak ve sessiz kalmak, nefretin kendisinden bile daha tehlikeli olabilir.

Kalplerinde nefret taşıyan insanlar hâlâ bir şeyler hissederler. Duyguları sağlıksız, haksız veya yıkıcı olabilir; ancak kalpleri ve zihinleri hâlâ tepki verir. Dünyayı her şeyden daha fazla tehdit eden şey, insanlığın acı, utanç, adaletsizlik ve acımasız ölüm karşısında duyarsız ve zalim hâle geldiği andır.

Tarihte hiçbir büyük felaket, birkaç suçlunun katkısı olmadan gerçekleşmemiştir. Suçlular her zaman azınlıkta olmuştur. Güçlerini, zamanla yalnızca seyirciye dönüşen sıradan insanlardan almışlardır. Gören, duyan ve anlayan; fakat içten içe felç olmuş insanlardan...

Soykırım silahlarla başlamaz; sessizliğin normalleştirilmesiyle başlar. Zulüm yalnızca hapishanelerde ortaya çıkmaz; suçlara tanık olan ve “Bu beni ilgilendirmez” diyen insanların sessizliğinden doğar.

Hiçbir toplum bir gecede çökmez. Çöküş, toplumsal vicdanın yavaş yavaş acıya dayanma kapasitesini kaybetmesiyle başlar.

Psikologlar yıllardır “psikolojik duyarsızlaşma” olarak adlandırılan olgu konusunda uyarılarda bulunmaktadır. İnsan zihni savaş, açlık, ölüm ve acı görüntülerine tekrar tekrar maruz kaldığında, kendini koruma biçimi olarak duygusal tepkisini azaltmaya başlar.

İlk görüntü kalbi parçalar; onuncu görüntü üzüntü getirir; yüzüncü görüntü ise kişiyi yalnızca birkaç saniyeliğine başını çevirmeye itebilir. Bunun nedeni acının azalması değil, duyguların körelmesidir.

Sosyal psikolojide yapılan ve “seyirci etkisi” olarak bilinen başka bir çalışma, bir olaya tanık olan insanların sayısı arttıkça müdahale etme ihtimalinin azaldığını göstermiştir. Herkes bir başkasının harekete geçeceğini düşünür ve sonunda hiç kimse hiçbir şey yapmaz.

Bazen en büyük suç, yapılan eylem değil; yapılması gerekeni yapmamaktır.

Bu umursamazlık yalnızca savaş alanlarında görülmez. Sokakta biri aşağılandığında ve herkes başını çevirdiğinde; okulda bir çocuk zorbalığa uğradığında ve kimse konuşmadığında; evlerde şiddet yıllarca devam ederken komşular sessiz kaldığında; iş yerlerinde gerçekler kişisel çıkarlar uğruna feda edildiğinde ve herkes boyun eğdiğinde...

İşte bu anlarda toplum bütün ahlaki gücünü kaybeder.

Tarih defalarca göstermiştir ki kötülük her zaman yüksek sesle ortaya çıkmaz. Bazen sessizce, nazikçe ve fark edilmeden yanımızdan geçer.

Kötülük, sıradan insanlar umursamazlığı bir erdem hâline getirdiğinde güç kazanır.

Sessizlik akılcılığın işareti, umursamazlık bilgelik olarak görülmeye başladığında ve insanlar kendi rahatlıkları uğruna başkalarının acılarını görmezden geldiğinde, kötülüğün artık saklanmaya ihtiyacı kalmaz.

Bunun yalnızca devletler, savaşlar veya büyük krizlerle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Ancak gerçek çok daha açıktır.

Her insan dünyayı daha aydınlık veya daha karanlık hâle getirmede bir role sahiptir.

Dünya yalnızca siyasetçilerin kararlarıyla şekillenmez; her gün bakıp bakmamaya, dinleyip dinlememeye ve sorumluluk alıp almamaya karar veren milyonlarca insanın seçimleriyle şekillenir.

İnsanlık yalnızca merhametle değil, sorumlulukla tanımlanır.

Yas ve üzüntü değerlidir; ancak daha adil, daha dürüst ve daha sorumlu davranışlara dönüşmediği sürece yalnızca geçici bir duygu olarak kalır.

Vicdan, insan kendi çıkarına olmasa bile adaletsizlik karşısında umursamazlıkla yüzleşmeye hazır olduğunda canlıdır.

Dünya belki hiçbir zaman savaşlardan, nefretten veya şiddetten tamamen arınmayacaktır. Her zaman yalan söyleyen, insanlara zulmeden veya insanlığı sömüren insanlar olacaktır.

Ancak umut vardır; çünkü hâlâ başkalarının acısını gördüğünde iç huzurunu kaybeden insanlar vardır.

Hâlâ gerçeği önyargıya, adaleti dostluğa veya düşmanlığa feda etmeye hazır olmayan insanlar vardır.

Dünya her zaman kötü niyetliler tarafından yok edilmemiştir; çoğu zaman tüm duygularını kaybedenler tarafından yok edilmiştir.

Belki de uygarlığın son savunma kaleleri ordular, hükümetler veya ideolojiler değil; hâlâ merhamet taşıyan kalpler ve insan acısının henüz susturamadığı vicdanlardır.



 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Filistin: Sessizliğin Suç Ortaklığı