Eğer Bir Günlüğüne Tüm Dünyanın Kralı Olsaydım— Yazar:Gouya Roshan

Eğer Bir Günlüğüne Tüm Dünyanın Kralı Olsaydım

Bazı insanlar başkalarına hükmetmek için bir gün kral olmayı hayal ederler. Ancak ben sadece bir günlüğüne tüm dünyanın kralı olsaydım, yapacağım ilk şey yeni saraylar inşa etmek veya binlerce ferman yayınlamak olmazdı. Bunun yerine, iktidar sahibi her insanın önüne aynalar koyardım; böylece insanlara bakmadan önce kendilerine bakmak zorunda kalırlardı.

Çünkü dünyanın en büyük sorunu yasaların eksikliği değil; vicdan eksikliğidir.

Tarih binlerce kral, başkan, imparator ve yönetici gördü. Hepsi adalet vaatleriyle geldiler, ancak birçoğu geride kan kokusu bıraktı. Taçlar değişti, bayraklar değişti, devletlerin isimleri değişti; fakat annelerin gözyaşları aynı kaldı ve çocukların mezarları yine aynı mezarlar olarak kaldı.

Eğer dünyanın kralı olsaydım, ilk fermanım ayrıcalıkların kaldırılması olurdu.

Hiçbir insan; zenginliği, gücü, ırkı, dini, milliyeti veya aile adı nedeniyle bir başkasından üstün görülmemelidir. Adalet ancak güçlü ile zayıf arasında ayrım yapmadığında gerçek adalettir; aksi halde bu adalet değil, bir ticarettir.

İkinci fermanım bütün savaşları yargılamak olurdu.

Sadece askerleri değil; mermer masaların arkasında oturanları, kalemlerini siyasetin mürekkebine batırıp yüz binlerce insanı toprağın altına gömen belgeleri imzalayanları da yargılardım.

Ne garip...

Bugünün dünyasında bir insan başka bir insanı öldürdüğünde ona katil denir. Ancak yüz binlerce insan tek bir imzayla öldürüldüğünde buna “siyasi karar” denir.

Eğer dünyanın kralı olsaydım, güzel kelimeleri yalancıların ağızlarından geri alırdım.

Özgürlük. Demokrasi. İnsan hakları. Barış.

Bu kelimeler siyaset tarafından o kadar kirletildi ki bazen onları duymak, kurşun seslerini duymaktan daha fazla acı verebiliyor.

Hiçbir ülkenin, masum insanların kanıyla kirlenmiş elleriyle bayrağına Tanrı’nın adını yazmasına izin vermezdim. Tanrı hiçbir suça ortak değildir.

Kim zulmü Tanrı adına yaparsa, insanlığa ihanet etmeden önce zaten o Tanrı’ya ihanet etmiş olur.

Eğer dünyanın kralı olsaydım, zenginliği yeniden tanımlardım.

Zengin insan, milyarlarca dolara sahip olan kişi değil; en azından bir insanın daha aç yatmasını engelleyen kişi olurdu.

Fakir insan ise parası olmayan kişi olmazdı. Gerçek fakirler, vicdanlarını satanlardır.

Sonra dünyanın tüm medyasına şunu söylerdim:

Bugünden itibaren gerçek, kârdan daha değerlidir.

Çünkü haberlerde gerçeği satan bir medeniyet, bir gün adaleti de satacaktır.

Bundan sonra okullara giderdim.

Yeni binaların açılışını yapmak için değil; güçlü insanların insanların zihinlerinde inşa ettiği eski duvarları yıkmak için.

Çocuklara kimi sevmeleri veya kimden nefret etmeleri gerektiğini öğretmezdim.

Onlara nasıl soru soracaklarını öğretirdim.

Çünkü diktatörler halkın ordularından korkmazlar; soru soran zihinlerden korkarlar.

Eğer dünyanın kralı olsaydım, bir başka sıra dışı yasa çıkarırdım:

Her siyasetçi, her din lideri, her hâkim, her askerî komutan ve her zengin insan, her yıl bir ay boyunca toplumun en fakir insanı gibi yaşamak zorunda olurdu; korumasız, servetsiz, unvansız ve isimsiz.

Acıya hiç dokunmamış olan birinin, başkalarının acısı hakkında karar verme hakkı yoktur.

Fakat son fermanım hepsinden daha zor olurdu.

Nefretin tüm sınırlarını silerdim.

Ülkeler arasındaki sınırları değil; insanların kalplerinde oluşturdukları sınırları.

“Biz” ve “onlar” arasındaki sınır.

Dinler arasındaki sınır.

Doğu ile Batı arasındaki sınır.

Siyah ile beyaz arasındaki sınır.

Çünkü dünyanın çoğu savaşı, yeryüzünde başlamadan çok önce insan zihninde doğar.

Ve o gün sona ermeden önce son bir ferman yayınlardım.

Bu kez halk için değil; kendim için.

Şöyle yazardım:

“Yarından itibaren hiçbir insan dünyanın kralı olma hakkına sahip olmayacaktır.”

Çünkü o gün insanlığın en büyük tehlikesinin güçsüzlük değil, gücün tek bir kişinin elinde toplanması olduğunu anlamış olurdum.

Hiçbir insan —ne kadar adil, ne kadar bilge veya ne kadar temiz olursa olsun— milyarlarca insanın kaderini ellerinde tutacak kadar büyük değildir.

Güç insanı yavaşça yozlaştırır.

Önce dili.

Sonra vicdanı.

Sonra gerçeği.

Ve sonunda insanlığını.

Tarih, bir zamanlar dünyanın kurtarıcıları olduklarına inananların mezarlığıdır.

Adalet vaatleriyle geldiler; fakat insanların alkışlarını duyduklarında, zamanla kendi vicdanlarının sesini unuttular.

Ben bu kuralın bir istisnası olmazdım.

Eğer bir gün dünyanın kralı olsaydım, düşmanlarımdan daha çok kendimden korkardım.

Her zaman haklı olduğuma inandığım günden korkardım.

Eleştiriyi düşman olarak gördüğüm günden korkardım.

İnsanların düşünmek yerine itaat ettiği günden korkardım.

O gün, hiçbir siyasi mahkûm olmasa bile, bütün dünya devasa bir hapishaneye dönüşürdü.

Bu yüzden tacı yere bırakır ve insanların arasına karışırdım.

Çünkü benim hayalim dünyanın adil bir yöneticiye sahip olması değildi.

Benim hayalim dünyanın adil insanlara sahip olmasıdır.

İnsanlık gerçeğe kârdan daha fazla, adalete önyargıdan daha fazla ve vicdana güçten daha fazla değer verdiği gün, hiçbir tahtın anlamı kalmayacaktır.

Bu nedenle sorun dünyanın iyi bir kraldan mahrum kalması değildir.

Asıl sorun, insanlığın yüzyıllardır bir kurtarıcı ararken kendi kurtuluşuna başlamayı reddetmesidir.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Filistin: Sessizliğin Suç Ortaklığı