İran'a dayatılan bir savaş, ABD'de sona ermeyecek.

İran’a dayatılan bir savaş bu ülkenin sınırlarıyla sınırlı kalmayacak, ABD topraklarına da taşınacaktır. Trump bu çatışmayı başlatmış olsa da, sonucu artık onun elinde değildir; çünkü Washington ne İran’ı teslim olmaya zorlayabilmiş ne de bu başarısızlığını medya propagandasıyla gizleyebilmiştir. Siyasi irade tek başına bu krizi çözmeye yetmez ve Washington’ın savaşın nihai sonucunu yönlendirecek fiilî bir kozu bulunmamaktadır; çünkü meselenin anahtarı askerî ayrıntılarda değil, “gerçek güç” ile “algılanan güç” arasındaki farkta yatmaktadır.

Trump şimdi kendi hesaplarının ötesinde bir meydan okumayla karşı karşıyadır: İran Washington’ın şartlarını kabul etmezse —ki bunun neredeyse kesin olduğu söylenebilir— Amerika Birleşik Devletleri’nin önünde iki seçenekten fazlası yoktur: ya geri çekilecek ya da yıpratma savaşını sürdürecektir. Bu iki yoldan herhangi birinin seçilmesi, ABD’nin yenilgiyi resmen kabul etmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla mesele Trump’ın savaşa ne kadar ilgi duyduğu veya savaştan ne kadar hoşlanmadığı değildir; asıl soru, kendi başlattığı savaşın kontrolünü kaybedip kaybetmediğidir. Bu durum askerî operasyonların sona ermesi anlamına gelmemekte, aksine ABD hegemonyasının gerileyişinin işaretlerinin açıkça ortaya çıkmaya başlamasına işaret etmektedir.

Daha önemli dönüşüm ise Amerika Birleşik Devletleri’nin iç cephesinde şekillenmektedir. Muhalif sesler artık yalnızca siyasi rakiplerle veya Beyaz Saray’ın geleneksel eleştirmenleriyle sınırlı değildir; bu muhalefet siyasi sistemin içine nüfuz etmiş ve sıradan vatandaşlara kadar ulaşmıştır.

Bu durum Washington için ciddi bir uyarıdır. İktidar siyasi muhalifleri yalnızlaştırabilir, ana akım medyayı marjinalleştirebilir ve rakip partileri yıpratıcı siyasi oyunlarla meşgul edebilir; ancak savaşın maliyetleri insanların günlük yaşamının bir parçası hâline geldiğinde, mesele siyasi bir tartışmanın ötesine geçer. Ekonomik baskılar hissedildikçe, geleceğe yönelik korkular arttıkça ve kamuoyundaki güvensizlik derinleştikçe, Amerikalılar artık savaşın yalnızca televizyon başındaki izleyicileri olmayacaktır; çünkü savaş onların yaşamına girmiştir.

Böyle bir ortamda Trump’ın yapacağı bir sonraki konuşmanın önemi yoktur; asıl soru, Amerikan toplumunun öngörülemeyen sonuçları olan kararların bedelini daha ne kadar ödemeye hazır olduğudur. İran’la savaş artık uzaktaki bir askerî tatbikat değildir; Washington’ın iç siyasetinde derin bir krize dönüşmüştür.

Trump hâlâ Amerika’nın mutlak gücünden söz edebilir; ancak bir devletin gerçek gücü savaş uçaklarının, füzelerin ve askerî üslerin sayısıyla ölçülmez; asıl olarak siyasi kararlar, ekonomik maliyetler ve kamuoyu kabulü arasında denge kurabilme kapasitesine bağlıdır. Bu denge çöktüğünde, savaşı sürdürmekte ısrar etmek güç göstergesi değil, çaresizliğin kanıtı olacaktır. Yaşanan en büyük dönüşüm Beyaz Saray’ın söylemlerinde değil, Washington ile Amerikan toplumu arasındaki derin kopuşta kendini göstermektedir.

Yazar: Gouya Roshan

Tüm hakları saklıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Kendime Dönüşün Sessiz Hikâyesi