Düşman Nerede?
Bazı hükümetler, kamuoyunun soruları karşısında hesap vermek yerine düşman yaratmayı tercih eder. Bu, sorumluluktan kaçmanın kolay bir yoludur. Çünkü hesap vermek; hataları kabul etmek, yapılanları açıklamak ve eleştirilere katlanmak anlamına gelir. Oysa bütün sorunları bir “düşmana” bağlamak mümkün olduğunda, sorunların kökleri hakkında konuşmaya gerek kalmaz. Maliyetler, yolsuzluk ve beceriksizlik bir komplonun sonucu haline gelir. Halkın memnuniyetsizliği dış provokasyona dönüştürülür. Eleştirmenler dış güçlerin ajanı, siyasi rakipler ise ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak gösterilir.
Sorun, bu anlatının dış politikadan iç politikaya taşındığı noktada başlar. Çünkü burada hükümet, siyasi rakiplerini rakip olarak değil, düşman olarak göstermeye başlar.
Türkiye bugün bunun açık bir örneğidir.
Recep Tayyip Erdoğan yıllardır siyasetini milliyetçilik, güvenlik ve iç ve dış tehditlere yönelik uyarıların bir bileşimi üzerinden yürütüyor. Elbette Türkiye, Silahlı gruplardan, sınırlarının çevresindeki savaşlara kadar gerçek güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle bütün tehditlerin uydurma olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ancak “güvenlik tehdidi” siyasi bir rakibe karşı araç olarak kullanılmaya başladığında sorun ciddi hale gelir. Selahattin Demirtaş bunun açık örneklerinden biridir. Önemli bir siyasi figür ve Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski eş genel başkanı olan Demirtaş, 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yaklaşık yüzde 10 oy aldı ve 2016 yılında tutuklandı. O tarihten bu yana yıllardır cezaevinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de farklı davalarda Türkiye’yi Demirtaş’ın tutukluluğu nedeniyle mahkûm etmiş ve serbest bırakılması yönünde karar vermiştir.
Demirtaş yalnızca bir siyasi aktivist değildi; milyonlarca oy almış ve Erdoğan’a aynı siyasi sistemin içinden meydan okumuş bir rakipti.
Daha sonra benzer bir tablo, farklı bir biçimde Ekrem İmamoğlu ile ortaya çıktı. Erdoğan ve partisinin İstanbul seçimlerinde karşısında yenilgiye uğradığı İmamoğlu, Erdoğan’ın en ciddi siyasi rakiplerinden biri haline geldi. İmamoğlu’nun yargılanması ve tutuklanması da Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve yargı süreçlerinin siyasi amaçlarla kullanıldığı yönünde geniş bir tartışma başlattı.
Türk hükümeti bu suçlamaları reddediyor ve yargının bağımsız olduğunu savunuyor. Ancak eleştirmenlere göre, bir seçim rakibi sandık başında yarışmak yerine mahkeme ve cezaeviyle karşı karşıya kalıyorsa, bunu artık sıradan bir siyasi anlaşmazlık olarak görmek mümkün değildir.
Burada basit bir soru sormak gerekiyor:
Eğer siyasi rakip düşmansa, o zaman seçimlerin ne anlamı var?
Ancak bu çelişki yalnızca iç politikayla sınırlı değil.
Erdoğan dış politikada da defalarca dış tehditlerden söz etti. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, İsrail, çeşitli bölgesel gruplar ve dış güçler, koşullara göre Ankara’nın siyasi söyleminde farklı konumlara yerleştirildi.
Fakat burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.
Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor; ancak NATO üyesi ve Washington ile müzakere etmeye devam ediyor.
Türkiye, bölgesel meselelerin çoğunda Rusya ile rekabet ediyor; ancak Moskova ile geniş ekonomik ve siyasi ilişkilerini de sürdürüyor.
Türkiye’nin Avrupa ile ciddi siyasi anlaşmazlıkları var; buna rağmen Avrupa hâlâ Türkiye’nin en önemli ekonomik ortaklarından biri.
Ve İsrail belki de en ilginç örnek.
Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke oldu. İki ülke arasındaki ilişkiler dönem dönem oldukça yakınlaştı ve geniş kapsamlı ekonomik ve askeri iş birlikleri geliştirildi. Ancak bugün Erdoğan, İsrail’in en sert eleştirmenlerinden biri olarak kendisini konumlandırıyor.
Elbette ülkelerin dış politikaları değişebilir. Ülkelerin sürekli dostları veya sürekli düşmanları yoktur; ulusal çıkarlar ilişkileri değiştirebilir.
Ancak sorun, bugün bir ülkenin düşman ilan edilip yarın aynı ülkeyle müzakere masasına oturulduğunda ortaya çıkıyor. O zaman şu soruyu sormak gerekir:
“Düşmanlık” tam olarak ne anlama geliyor?
Belki de cevap, uluslararası siyasetin ünlü ilkesinde saklıdır: Ülkelerin sürekli dostları veya düşmanları yoktur; sürekli çıkarları vardır.
Ancak aynı mantık iç politikaya uygulandığında durum tehlikeli hale gelir.
Çünkü siyasi bir rakibe düşman denilebiliyorsa, bir protesto komplo olarak gösterilebiliyorsa ve bir eleştirmen yabancı güçlerin ajanı ilan edilebiliyorsa, hükümet artık rakibiyle yarışmak zorunda değildir. Sadece onu “rakip” olmaktan çıkarıp “tehdit” haline getirmesi yeterlidir.
İşte o noktada mesele artık sadece siyaset değildir; mesele iktidardır.
Erdoğan’ın iktidar konusunda son derece deneyimli bir siyasi aktör olduğu kuşkusuzdur. Bir anlatı oluşturmayı, bir güvenlik tehdidini siyasi krize dönüştürmeyi ve kamuoyunun dikkatini bir sorudan başka bir soruya yönlendirmeyi biliyor.
Ama halkın da hafızası vardır.
Ve şu sorular hâlâ ortada duruyor:
Amerika düşmansa, neden müzakere ediyoruz?
Rusya düşmansa, neden iş birliği yapıyoruz?
İsrail düşmansa, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler ne olacak?
Ve eğer Demirtaş ile İmamoğlu Türkiye için bir tehditse, neden Türk halkının onlar hakkında sandıkta karar vermesine izin vermiyoruz?
Belki de gerçek düşman her zaman sınırın öte tarafında değildir.
Bazen bir hükümetin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, cevap vermeyi reddettiği sorunun kendisidir.
Ve eğer hesap vermekten kaçmak için her gün yeni bir düşman yaratılıyorsa, geriye tek bir soru kalıyor:
Neden perde arkasında Erdoğan'la dost olan hükümetler kamuoyunda düşman haline geliyor?
Yazar: Gouya Roshan
Tüm hakları saklıdır.

Yorumlar