Türkiye Nereye Gidiyor

Türkiye Nereye Gidiyor?

Türkiye bugün ani bir değişimin sonucu değildir; yıllar boyunca gücün giderek tek bir noktada toplanmasının sonucudur.

Erdoğan sadece Türk siyasetinden çekilmedi ya da siyasette kalmadı; yıllar boyunca Türkiye siyasetinin yapısını değiştirdi. Bu ikisi arasındaki fark çok önemlidir.

Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 yılında iktidara geldiğinde Türkiye ekonomik krizler ve siyasi istikrarsızlıkla mücadele ediyordu. Erdoğan ve partisi istikrar sağlamayı başardı ve yıllar boyunca toplumun büyük bir bölümünü yanına aldı. Bu inkâr edilemeyecek bir gerçektir.

Ancak halkın oylarıyla elde edilen güç, zamanla diğer kurumların denetim ve denge mekanizmalarının dışına çıkarsa, sonunda bizzat halkın oyunu etkisiz hâle getirebilir.

Değişimin asıl dönüm noktası, siyasi reformların artık sadece ülkenin nasıl yönetileceğiyle ilgili olmaktan çıkıp, gücün nasıl dağıtılacağı ve denetleneceğiyle ilgili hâle gelmesiydi.

2017 referandumu bu süreçte bir dönüm noktası oldu. Parlamenter sistem kaldırıldı, başbakanlık makamı ortadan kaldırıldı ve geniş yürütme yetkileri cumhurbaşkanlığı makamında toplandı. Aynı süreçte parlamentonun önceki denetim araçlarının bir bölümü de zayıflatıldı.

O zamandan sonra soru artık sadece şu değildi:

Cumhurbaşkanı kim?

Daha önemli soru şuydu:

Cumhurbaşkanı ne kadar güce sahip olabilir?

Ve bugün bu sorunun cevabı, her zamankinden daha açık görünüyor.

Türkiye'nin siyasi yapısı, cumhurbaşkanlığının bürokrasi, atamalar ve kamu kurumları üzerindeki etkisinin çok daha geniş hâle geldiği şekilde değişti. Böyle bir yapıda, bir gün başka bir kişi cumhurbaşkanlığının başına geçse bile bu, gerçek yetkinin güç merkezinden çıktığı anlamına gelmez.

Birçok siyasi analistin güç yoğunlaşması olarak adlandırdığı şey tam da budur.

Dolayısıyla mesele artık sadece Erdoğan değildir.

Mesele, Erdoğan döneminde şekillenen bir sistemdir.

Eğer muhalif bir belediye başkanı halkın oylarıyla seçilir, ancak hukuki veya idari mekanizmalar aracılığıyla siyasi alandan uzaklaştırılabilirse, artık tek başına seçimler yeterli değildir.

Eğer bir muhalefet partisi halkın oylarını kazanabilir, ancak sonrasında hukuki, idari ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalırsa, konu artık sadece bir seçim rekabeti değildir.

Ekrem İmamoğlu davası bu açıdan önem kazanmaktadır. Erdoğan'ın en önemli siyasi rakiplerinden biri olarak görülen İmamoğlu, hukuki davalarla karşı karşıya kalmış ve cezaevindedir. Hükümet yargının bağımsız olduğunu vurgularken, muhalefet bu davaları siyasi olarak değerlendirmektedir. Aynı zamanda yargı baskıları ve iç anlaşmazlıklar, ana muhalefet partisinin yapısını da krizle karşı karşıya bırakmıştır.

Böyle bir durumda her şeyi şu cümleyle geçiştirmek artık mümkün değildir:

“İnsanlar seçimlerde karar verir.”

İnsanlar ancak seçimlerden sonra da verdikleri karara saygı gösterildiğinde gerçekten karar verebilirler.

Eğer siyasi güç yalnızca oyların sayıldığı anda halkın oyuna ihtiyaç duyuyor, ancak farklı kurumlar bu oyun siyasi sonucunu sınırlayabiliyor veya etkisiz hâle getirebiliyorsa, demokrasinin yapısında bir şeyler doğru çalışmıyor demektir.

Ve Türkiye tam da burada hassas bir noktaya geliyor.

Çünkü güç yalnızca Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda toplanmış değildir; kurumlar, atamalar, idari yapılar ve yargı mekanizmalarından oluşan bir ağa bağlıdır.

Böyle bir durumda bir bakanı, bir valiyi, bir belediye başkanını veya hatta bir cumhurbaşkanını değiştirmek, mutlaka yapının değiştiği anlamına gelmez.

İnsanlar değişebilir; ancak sistem kalabilir.

Ve bu mesele Türkiye'nin geleceği açısından, bir kişinin iktidarda kalıp kalmamasından çok daha önemlidir.

Erdoğan bir gün iktidardan ayrılabilir.

Ancak yerine gelen kişi aynı merkezî yapının kontrolünü eline alırsa, gerçekte ne değişmiş olur?

Sadece koltuğun sahibi.

Böyle bir durumda Türkiye, bir “kişisel yönetimden” “kişi merkezli bir sisteme” dönüşebilir; öyle bir sistem ki, kim en üstte bulunursa bulunsun, kendisinden önce gelen kişinin oluşturduğu aynı araçları kullanabilir.

Bu tehlike, bir kişinin siyasi ömründen çok daha ciddidir.

Çünkü siyasetçiler bir gün görevden ayrılır, emekli olur, kaybeder veya ölür.

Ancak yapısal hâle gelmiş bir güç varlığını sürdürebilir.

Ben Türkiye'de uzun yıllar yaşadım; tam da bu nedenle bu ülkenin insanlarını hükümetiyle bir tutamam.

Türkiye halkı Erdoğan değildir. Türkiye de sadece Adalet ve Kalkınma Partisi değildir.

Ve Erdoğan'a karşı olmak, hiçbir şekilde Türkiye'ye düşman olmak anlamına gelmez.

Ancak sorun şu ki, yıllar içinde Türkiye siyaseti fazlasıyla tek bir isim etrafında şekillendi. Muhalifler bile bazen farklı bir siyasi sistem kurmak yerine yalnızca Erdoğan'ın yerine geçecek bir kişi arıyor.

Ama bu yeterli değildir.

Türkiye'nin bir yüz değişikliğine değil; güç ile kurumlar arasındaki ilişkinin değişmesine ihtiyacı vardır.

Eğer yarın başka bir cumhurbaşkanı göreve gelir, ancak aynı yetkileri ister, aynı idari aygıtı kontrol eder, yargı yapısı üzerinde aynı etkiyi uygular ve medya ile siyasi muhaliflerle aynı ilişkiyi sürdürürse, Türkiye sadece cumhurbaşkanını değiştirmiş olur; siyasi sistemini değil.

Ve Türkiye'nin geleceğinin belirleneceği yer tam olarak burasıdır.

Eğer bu yol devam ederse, gelecek nesil artık şu soruyu sormayabilir:

“Güç neden sınırlandırılmalı?”

Bunun yerine sadece şunu sorabilir:

“Gücü kim elinde tutuyor?”

Ve bu değişim çok tehlikelidir.

Çünkü toplum “gücün sınırlandırılmasını” talep etmekten “gücün kimin elinde olacağı” konusunda rekabet etmeye alıştığında, cumhuriyet içeriden değişmiş demektir.

Bu aşamada seçimler hâlâ yapılır, partiler hâlâ faaliyet gösterir, parlamento hâlâ vardır ve hatta muhalifler de varlık gösterebilir; ancak her birinin gerçek ağırlığı ve etkide bulunma gücü gün geçtikçe azalabilir.

Ve sonunda ülke hâlâ cumhuriyet olarak adlandırılır.

Ama belki artık olması gereken cumhuriyet değildir.

Bununla birlikte gelecek henüz yazılmış değildir.

Türkiye hâlâ kendi yolunu değiştirebilir. 2024 yerel seçimleri, Erdoğan'ın ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçim gücünün mutlak olmadığını ve muhalefetin hâlâ önemli bir toplumsal ve seçimsel kapasiteye sahip olduğunu gösterdi.

Ancak bu gerçek, daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

Eğer halkın oyu sandıkta iktidarın sahiplerini değiştirebiliyor, ancak iktidarın yapısını değiştiremiyorsa, bu zafer ne kadar süre devam edebilir?

Türkiye'nin geleceği büyük ölçüde bu sorunun cevabına bağlıdır.

Türkiye daha dengeli bir sisteme doğru ilerleyebilir; gücün kurumlar arasında paylaşıldığı, yargının gerçek anlamda bağımsız olduğu, parlamentonun etkili rolünü yerine getirdiği ve seçimlerin yalnızca oyların sayılması değil, aynı zamanda halkın tercihine saygı gösterilmesi anlamına geldiği bir sistem.

Ya da daha fazla güç yoğunlaşması yolunda ilerlemeye devam edebilir.

Eğer ikinci yol devam ederse, sorun artık sadece Erdoğan olmayacaktır.

O gün sorun sistemin kendisi olacaktır.

Cumhurbaşkanlarının değişebildiği, partilerin değişebildiği ve seçimlerin yapılabildiği; ancak Erdoğan döneminde şekillenen güç yapısının yine de varlığını sürdürebildiği bir ülke.

Ve Türkiye o noktaya ulaşırsa, artık sorunun sadece bir siyasetçi olduğu söylenemez.

Sorun, siyasetçileri sağlıklı bir cumhuriyetin izin vermesi gerekenden daha güçlü hâle getirmiş olan bir sistem olacaktır.

Belki de artık asıl soru şu olmayacaktır:

“Erdoğan daha ne kadar?”

Bunun yerine:

“Türkiye nereye kadar?”

Ve bu sorunun cevabını tek bir kişi değil, bir ülkenin kurumlarının geleceği ve halkının iradesi belirleyecektir.


Yazar: Goya Roshan

Tüm hakları saklıdır


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Kendime Dönüşün Sessiz Hikâyesi