Erdoğan; Kişisel İnanç ile Siyasi Güç Mimarisi Arasında - yazar: Gouya Roshan ( Güya Aydin)
Erdoğan; Kişisel İnanç ile Siyasi Güç Mimarisi Arasında
Güç, doyumsuz bir iştaha sahiptir. Kontrol edilmezse, dini bile kendi hizmetine alır.
Yıllardır Recep Tayyip Erdoğan kendisini inanç, İslam, millet, cami ve dini değerler gibi kavramlarla tanıtmaktadır. Milyonlarca insan için o, dinin siyasete dönüşünün simgesidir; ancak eleştirmenlerine göre ise o, dinden iktidara uzanan bir köprü kuran ve o köprüye ulaştıktan sonra onu iktidarda kalmanın kalesine dönüştüren bir siyasetçidir.
Bu makale nefret hakkında değildir; aksine bir putu kırmak hakkındadır: Sorulardan muaf tutulan Erdoğan siyasetinin putunu.
Eğer inanç yönetimin ölçütüyse, o hâlde neden siyasi çıkarlar gerektirdiğinde tutumlar değişmiştir? Neden dünün düşmanı bugünün ortağı olmuştur? Neden dünün coşkulu sloganlarıyla bağdaşmayan anlaşmalar yapılmıştır?
Eğer inanç siyasetin pusulasıysa, Türkiye neden hâlâ NATO üyesidir? Neden İsrail ile ekonomik ilişkiler, en sert siyasi gerilimlerde bile hiçbir zaman tamamen kesilmemiştir? Neden ulusal çıkarlar ya da iktidarın devamı gerektirdiğinde, dünün tutumları yerini bugünün uzlaşmalarına bırakmıştır? Gerçek şu ki devletler inançlara göre değil, çıkarlara göre yönetilir.
Cevap acıdır.
Çünkü Erdoğan'ın siyaset dünyasında çoğu zaman kutsal olan şey inanç değil, iktidardır.
Elbette Erdoğan yalnız değildir. Tarih, önce insanların inancıyla yükselen, sonra da aynı inancı iktidarını korumak için bir merdiven olarak kullanan liderlerle doludur. Tehlike, insanların bir siyasetçiyi eleştirmeyi dine hakaret olarak görmeye başladığı anda başlar. O andan itibaren devlet artık hesap veren bir kurum olmaktan çıkar; kendisini kutsal görmeye başlar.
Kürsüden Tanrı'dan söz eden bir iktidar, diğer bütün iktidarlardan daha fazla hesap vermeye hazır olmalıdır. Eğer öyle değilse, kendimize şu soruyu sormalıyız: Din adaletin hizmetinde mi, yoksa adalet iktidara kurban mı edilmiştir?
Her başarısızlığı komplo, her eleştirmeni hain, her gazeteciyi ve sanatçıyı düşman, her muhalifi ise ulusal güvenliğe tehdit olarak niteleyen bir siyasetçi, zamanla toplumu düşünme yeteneğinden mahrum bırakır. Sorudan korkan bir devlet, er ya da geç hakikatten de korkacaktır. Hiçbir siyasi lider, bin kez Tanrı'nın adını anmış olsa bile, eleştiriden muaf değildir. Tanrı'nın adını tekrar etmek, hesap verebilirlik boşluğunu doldurmaz.
Kişisel inanç ile inancın siyasi amaçlarla kullanılmasını birbirinden ayırmak gerekir. İnanç insanı alçakgönüllü yapar; fakat güç, kontrol edilmezse, kişiyi hakikatin yalnızca kendi ağzından duyulabileceğine ikna eder.
İşte bu, her hükümetin yaptığı en büyük hatadır.
Erdoğan inançlı bir insan olabilir; olmayabilir de. Bunu yalnızca Tanrı bilir. Ama insanların gördüğü şey niyet değil, kararlardır. Tarih liderleri yüreklerine göre değil, yaptıklarına göre yargılar.
Dine yapılan en büyük ihanet, dine saldırmak değildir; dini, iktidarı tartışılmaz hâle getirmek için kullanmaktır. İnanç siyasetin kalkanı hâline geldiğinde, ilk kurban yine inancın kendisi olacaktır.
Liderler gelir ve gider; ancak iktidarın kutsallaştırılmasının toplumun bedeninde açtığı yara bazen nesiller boyunca kalır.
Siyasetçilerini masumiyet derecesine yükselten bir toplum artık yurttaşlara değil, takipçilere sahiptir. Ve takipçiler soru sormazlar. Sadece alkışlarlar. Oysa tarih alkışla değil, hakikatle yazılır. Ve hakikat hiçbir gücün önünde diz çökmez.

Yorumlar