Pasaportlar Bir İnsanın Kaderini Belirlediğinde
Pasaportlar Bir İnsanın Kaderini Belirlediğinde
Ne kadar tuhaf: Almanya, Kanada, Japonya veya İsviçre’de doğan bir kişi, pasaportuyla dünyanın birçok yerine seyahat edebilirken; İran, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen veya Orta Doğu ve Asya’daki sayısız ülkeden birinde doğan bir kişi vize için aylarca beklemek, çok sayıda belge sunmak ve defalarca suçlu olmadığını, ülkede yasa dışı olarak kalma niyetinin bulunmadığını ve hiçbir ülke için tehdit oluşturmadığını kanıtlamak zorunda kalabiliyor. Peki bu insanlar hangi suçu işlediler? Elbette hiçbir suçu.
Onlar sadece farklı bir coğrafyada doğdular; üstelik bu coğrafyayı kendileri seçmediler.
Günümüz dünyasında pasaport artık yalnızca bir kimlik belgesi değildir; insan özgürlüğünün bir ölçütüne dönüşmüştür. Pasaport kapağının rengi, bir insanın dünyanın dört bir yanına özgürce seyahat edip edemeyeceğini ya da aylarca, hatta bazen yıllarca büyükelçilik kapılarının ardında beklemek zorunda kalacağını belirleyebiliyor.
Fakat temel soru şudur: Bir insanın değeri, sahip olduğu pasaportun değeriyle mi ölçülmelidir?
Eğer Orta Doğu’dan gelen bir doktor, profesör, araştırmacı veya yazar; bilgi, ahlak ve hukuki bilinç açısından, tek ayrıcalığı zengin bir ülkede doğmuş olmak olan bir kişiden daha nitelikliyse, neden daha az özgürlüğe sahip olmalıdır? Neden milliyet, insan karakterinin önüne geçmelidir?
Bugün milyonlarca insan yalnızca milliyetleri nedeniyle şüpheyle karşılanıyor; sanki önce masumiyetlerini kanıtlamak zorundaymış gibi. Sanki belirli bir pasaporta sahip olmak, tek başına şüphe için bir nedenmiş gibi. Belki de göç politikalarından kaynaklanan bu yaklaşım, uygulamada insanların bireysel davranışlarına göre değil, doğdukları yere göre yargılanmasına yol açıyor.
Elbette her ülkenin sınırlarını koruma ve yabancılar için belirli giriş koşulları koyma hakkı vardır. Güvenlik, her devletin ve her milletin hakkıdır. Ancak güvenlik, milyonlarca dürüst, eğitimli ve yasalara saygılı insanı yalnızca milliyetleri nedeniyle genel bir şüphenin hedefi hâline getirmenin gerekçesi olmamalıdır.
Bu paradoksu daha da açık hâle getiren gerçek ise, Orta Doğu’daki bu ülkelerin birçoğunun güçlü ülkelerin vatandaşlarına sınırlarını çok daha az kısıtlamayla açmasıdır. Bu da seyahat özgürlüğünün her zaman karşılıklı olmadığını gösterir. Sonuç olarak, seyahat özgürlüğünü kişinin karakterinden çok ülkelerin siyasi ve ekonomik gücü belirlemektedir.
Peki bu adil mi? Elbette değil!
Çünkü hiç kimsenin nerede doğacağı üzerinde hiçbir kontrolü yoktur. Eğer böyle bir seçim mümkün olsaydı, her çocuk yoksul ve savaşın harap ettiği bir ülkede değil, barışçıl ve refah içinde yaşayan bir ülkede doğmayı seçebilirdi. Oysa dünya, daha doğduğumuz andan itibaren fırsatları eşit olmayan biçimde dağıtıyor; üstelik bu fırsat eşitsizlikleri bazen insanların hayatlarının sonuna kadar onlarla birlikte kalıyor.
Eğer insanları yargılayacaksak, onları seçemedikleri pasaportlarının rengine göre değil; davranışlarına, dürüstlüklerine, bilgilerine, sorumluluk duygularına ve hukuka saygılarına göre yargılamalıyız.
Bu, 21. yüzyılın en incelikli ayrımcılık biçimlerinden biri olabilir: ten rengine, dine veya dile göre değil, doğulan ülkeye göre yapılan ayrımcılık.
Dünya ancak bir insanın değerini pasaportunun gücüyle değil, insanlığının gücüyle ölçtüğü zaman kendisini gerçekten medeni olarak görebilir. Çünkü pasaport yalnızca resmî bir belgedir; oysa insanlığın sınırları yoktur.
Yazar: Gouya Roshan

Yorumlar