Eğer Ahlak İlerlemenin Gerisinde Kalırsa Yazar: Gouya Roshan
Dört kutsal kitaba inanıyorum: Mezmurlar, Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim. Bu kutsal kitapların insanlığa yol göstermek için gönderildiğine inanıyorum. Allah’ın peygamberleri hiçbir zaman birbirlerinin rakibi olmamıştır; aksine her biri kendi dönemlerinin insanlarına rehberlik etmiştir. Hepsi insanları ahlaka, sorumluluğa ve hakikate çağırmıştır.
Bu nedenle insanları dinlerine veya etnik kökenlerine göre yargılamıyorum. Çünkü bütün inançlarda insanlık, tüm ayrımların üzerindedir. Gerçek iman bizi adalete, merhamete ve sorumluluk bilincine daha da yaklaştırır.
Bununla birlikte, beni en çok endişelendiren şey insanlar arasındaki farklılıklar değil; günümüzün birçok “modern” toplumunda giderek hâkim hâle gelen değerlerin değişimidir. Bazen geçmiş nesillerin aile, onur ve sorumluluk için vazgeçilmez gördüğü bazı ahlaki sınırların kolayca terk edildiğini hissediyorum. Daha da düşündürücü olan ise, bu değerlerden uzaklaşmanın bazen ilerlemenin bir göstergesi olarak sunulmasıdır.
Özgürlük ile sorumluluk arasında bir denge olmadığında, insanın hayatın gerçek anlamından uzaklaşabileceğine inanıyorum. Her toplumun varlığını sürdürebilmesi için yalnızca teknolojiye, ekonomik büyümeye ve maddi gelişmeye ihtiyacı yoktur. Aynı zamanda insanı iç dünyasından koruyan, ona yön veren sağlam değerlere de ihtiyacı vardır.
Benim duyduğum acı birçok insanınkinden farklı değildir. Çeşitlilik insan hayatının doğal bir parçasıdır. Benim acım, insanın kendi değerlerinin artık yaşadığı toplumla uyum içinde olmadığını hissettiği zaman başlar; ahlakın geri kalmışlık olarak görüldüğü ve onuru, nezaketi ve sorumluluğu savunmanın değersizleştirildiği zaman.
En büyük kaygım gelecek nesildir. Onlar her gün çelişkili mesajlarla karşılaştıkları bir dünyada büyüyorlar. Benim sorum şudur: Onların geleceği hangi temeller üzerine kurulacak? Her şeyi yalnızca bireysel istekler ve yeteneklerle ölçen bir toplum; barışı, aileyi ve hayatın anlamını koruyabilir mi?
Belki de bu nedenle bazı insanlar ülkelerini terk etmeyi düşünüyor. Başkalarından nefret ettikleri için değil, yaşadıkları topluma düşman oldukları için değil; kendi inançları ile çevrelerindeki dünya arasında giderek büyüyen bir mesafe hissettikleri için yorulduklarından dolayı.
Göç her zaman bir kaçış anlamına gelmez. Bazen göç, inançlarımızdan ve değerlerimizden vazgeçmek zorunda kalmadan daha huzurlu yaşayabileceğimiz bir yer arayışıdır.
Bu nedenle bugün, her zamankinden daha fazla kendimize şu soruyu sormalıyız: Gelecek nesillere ne bırakıyoruz? Sadece seçim özgürlüğü ve yüzeysel bir ilerleme mi? Olgunlaşmamış bir kültür mü? Yoksa onlara hayat boyunca yol gösterecek ahlaki bir temel mi?
Çünkü çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği yalnızca onlara verdiklerimizle değil, aynı zamanda onlardan esirgediklerimizle de şekillenecektir.

Yorumlar