Pakistan’da demokrasi neden hep yarım kalıyor?Yazar: Gouya Roshan

 








Pakistan’da demokrasi neden hep yarım kalıyor?

Seçim gürültüsüne rağmen Pakistan’da demokrasi hiçbir zaman istikrarlı ve şeffaf bir sisteme dönüşmedi. Son yetmiş yılda gördüğümüz şey halk egemenliğinin yerleşmesi değil; kısa ömürlü sivil hükümetler, açık ve örtülü askerî müdahaleler ve siyasete yönelik derin bir kamusal güvensizlikten oluşan kısır bir döngüdür. Pakistan’daki temel sorun seçimlerin yokluğu değil, gerçek gücün halkın eline geçmesini engelleyen yapıdır.

Pakistan daha kuruluş anında kriz içinde doğdu. Aceleyle kazanılan bağımsızlık, yaygın şiddet, milyonlarca mültecinin yer değiştirmesi ve Hindistan’la süregelen çatışma, kırılgan ve güvenlik merkezli bir devlet yarattı. Böyle bir zeminde demokratik kurumların gelişimi geri plana itildi ve “kontrol”, “hesap verebilirliğin” yerini aldı. Pek çok ülkeden farklı olarak Pakistan’da devlet toplumdan önce şekillendi. Parçalı bir toplum, zayıf siyasi partiler ve siyasal katılım kültürünün eksikliği, demokrasiyi yaşayan ve kurumsallaşmış bir gerçeklikten çok boş bir vaade benzetti.

Muhammed Ali Cinnah’ın erken ölümü yalnızca bir liderin kaybı değil, aynı zamanda siyasi kurumlaşmadaki boşluğu da görünür kıldı. Ondan sonra Pakistan siyaseti, elitler arasındaki güç rekabetine, seçilmemiş kurumların müdahalelerine ve sivil hükümetlerin giderek zayıflamasına sahne oldu. Bu hükümetlerin birçoğu yalnızca yetersizlikten değil, yetki ve otoritelerindeki yapısal sınırlamalar nedeniyle de başarısız kaldı.

Siyasetçiler gerçek güce sahip olmadığında hesap verebilirlik kavramı da boşalır. Ancak bu öngörülebilir başarısızlıklar, defalarca sivil siyaseti daha da zayıflatmanın ve gücü perde arkasında sağlamlaştırmanın bahanesi oldu. Böylece seçilmiş hükümetlerin başarısızlığının hem sebep hem de sonuç olduğu bir döngü oluştu.

Pakistan’da “ulusal güvenlik” soyut ve ulaşılmaz bir kavrama dönüştü. Hindistan’la tekrar eden savaşlar, Keşmir meselesi ve sürekli tehdit algısı, defalarca demokrasiyi askıya almak ve seçilmiş kurumları zayıflatmak için kullanıldı. Her seferinde aynı mesaj tekrarlandı: Demokrasi için zaman henüz gelmedi.

Bu ikili yapı yalnızca Pakistan sınırları içinde kalmadı; sonuçları tüm bölgeye yayıldı. Pakistan’ın Afganistan politikasında kriz ihracının açık bir örneği görülür. Afganistan’a “stratejik derinlik” olarak araçsal bakış, istikrarsızlaştırıcı güçlere verilen destek ve Afgan mültecilere yönelik sistematik baskı, Afgan halkına büyük acılar yükledi. Bu politikaların kökü, Pakistan içindeki aynı muğlak ve hesap vermeyen güç yapısında aranmalıdır. İçeride demokrasiyi tolere etmeyen bir ülke, komşularının haklarına da saygı göstermeyecektir.

Bu döngünün merkezinde Pakistan ordusu bulunur; rolü sıradan bir askerî güç olmanın çok ötesindedir. Ordu yalnızca güvenlik ve dış politikanın ana aktörü değil, kritik anlarda iç siyasetin yönünü de belirleyen güçtür. Askerî darbeler, perde arkası baskılar ve seçilmiş hükümetler için çizilen kırmızı çizgiler bu yapısal gerçeğin parçalarıdır.

Pakistan’da hükümetler değişir ama gerçek güç sabit kalır. Bu eşitsizlik, siyasetçileri temkinli ve kısa vadeli düşünmeye iter ve siyaseti gerçek anlamından boşaltır. Böyle koşullarda zayıf partiler, hesap vermeyen elitler ve güçsüz sivil toplum, reformun gücü olmaktan çok mevcut düzenin parçası hâline gelir.

Temel sorun yalnızca askerî müdahale değil, kapsamlı hesap verebilirliğin yokluğudur. Kritik kararlar seçilmiş kurumların dışında alınır, fakat başarısızlıkların yükü sivil hükümetlerin ve halkın omuzlarına biner. “Karar alma” ile “hesap verme” arasındaki bu kopuş demokrasiyi sadece biçimsel bir kabuğa indirger. Seçimler yapılır, parlamento toplanır, ancak hayati kararlar başka yerlerde verilir. Böyle bir ortamda kamusal güvensizlik anlaşılırdır ve siyasal katılım sonuçsuz görünür.

Pakistan’da demokrasinin eksik kalması ne tesadüfidir ne de yalnızca tarihsel krizlerin sonucudur; yapısal ve bilinçli biçimde sınırlandırılmıştır. Gücün hesap vermeyen kurumlarda toplanması, sivil siyasetin zayıflatılması ve güvenlik kavramının araçsallaştırılması, gerçek halk egemenliğinin önündeki başlıca engellerdir. Karar vericilerin tamamı – sadece seçilmiş siyasetçiler değil – halka karşı sorumlu olmadıkça, Pakistan’da demokrasi kırılgan, gösterişli ve tamamlanmamış kalmaya devam edecektir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ortadoğu’nun Binbir Yüzlü Adamı

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah