Söz ile Eylem Arasındaki Çelişki: Erdoğan’ın İsrail
Yazar: Gouya Roshan
(Güya Aydın)
Son on yıl boyunca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisini Tel Aviv’in bölgesel politikalarının en sert eleştirmenlerinden biri olarak defalarca tanıtmış ve İsrail’i, özellikle de Binyamin Netanyahu’yu sert biçimde eleştirmiştir. Bu tutumlar, özellikle Filistin’e ilişkin hassas meselelerde, İslam dünyası kamuoyunda geniş yankı bulmuştur. Ancak Türkiye’nin dış politikasına daha yakından bakıldığında, Erdoğan’ın sert söylemleri ile hükümetinin fiilî uygulamaları arasında derin ve yapısal bir uçurum olduğu görülmektedir.
Siyasi düzeyde Erdoğan, İsrail’i insan hakları ihlalleri ve Filistinlilere karşı işlenen suçlarla suçlamakta
(ki bu elbette doğrudur)
ve zaman zaman “ciddi adımlar” ya da “kararlı bir karşılık”tan söz etmektedir. Buna karşın pratikte Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ve ekonomik ilişkiler hiçbir zaman esaslı biçimde kopmamıştır. Ticari ilişkiler, dolaylı güvenlik işbirlikleri ve ilişkileri normalleştirmeye yönelik tekrarlanan girişimler, sözlü tehditlerin stratejik ve pratik bir işleve sahip olmaktan ziyade daha çok sembolik ve propaganda amaçlı olduğunu göstermektedir.
Bu ikilik, Erdoğan’ın tehditlerinin ne İsrail devletini caydırabildiği ne de bölgedeki gerçek güç dengelerini değiştirebildiği anlamına gelmektedir. Somut bir uygulama desteği olmaksızın sert sloganların sürekli tekrarlanması, zamanla bu söylemin inandırıcılığını zayıflatmış ve onu kamuoyunu manipüle etmeye yönelik bir araca dönüştürmüştür; özellikle de Türkiye’nin iç kamuoyunda.
Bu çelişkinin en önemli boyutlarından biri, Türkiye’nin Azerbaycan ve İlham Aliyev ile olan yakın ilişkilerinde açıkça görülmektedir. Azerbaycan, İsrail’in en önemli petrol tedarikçilerinden biridir ve bu enerji ihracatının önemli bir bölümü, Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı olarak pay sahibi olduğu altyapılar ve güzergâhlar üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu gerçeklik, Erdoğan’ın Netanyahu hükümetiyle ciddi bir yüzleşme iddiasını temel bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: İsrail’i tehdit ederken aynı zamanda onun enerji tedarik zincirine nasıl ortak olunabilir?
Dikkat çekici olan, Erdoğan’ın Bakü’ye İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmesi yönünde hiçbir ciddi baskı uygulamamakla kalmayıp, Azerbaycan ile olan stratejik ittifakı bölgesel politikasının temel taşı olarak görmesidir. Bu ittifak, ahlaki ilkeler ya da dini dayanışma üzerine değil; jeopolitik çıkarlar, enerji hesapları ve güç dengeleri üzerine kuruludur. Bugün sıkça çizilen tablonun aksine, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler her zaman sıcak ve yakın olmamıştır. Erdoğan iktidara gelmeden önce, iki ülke arasındaki ilişkiler siyasi ve mezhepsel nedenlerle soğuk ve temkinliydi. Azerbaycan, nüfusunun çoğunluğu Şii olan bir ülkeyken, laik siyasal yapıya sahip ve Sünni İslam’ın hâkim olduğu Türkiye, Türkçe konuşulan bölgelerde siyasal Şiiliğin etkisine büyük bir hassasiyetle yaklaşmaktaydı. Bu mezhepsel farklılık, güvenlik kaygılarıyla birlikte, Ankara ile Bakü arasında stratejik yakınlaşmanın önündeki önemli engellerden biri olarak görülüyordu.
Aynı dönemde İran ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler kabul edilebilir, hatta zaman zaman samimi bir düzeydeydi. Mezhepsel ortaklıklar, toplumsal bağlar ve İran’ın Azerbaycan’ın bağımsızlığının ilk yıllarındaki rolü, iki ülke arasında siyasi ve ekonomik işbirliğinin zeminini oluşturmuştu. Bu tarihsel gerçeklik, etnik ve dilsel bağların bölgesel ilişkileri belirleyen tek faktör olmadığını; din ve siyasal ideolojinin daha belirleyici bir rol oynadığını göstermektedir.
Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’nin dış politikası köklü bir dönüşüm geçirdi. Önceki hassasiyetler bir kenara bırakıldı ve Azerbaycan ile ilişkiler jeopolitik çıkarlar, enerji projeleri ve pan-Türkist yaklaşımlar temelinde yeniden tanımlandı. Bu dönüşüm, Ankara ile Bakü arasındaki ilişkileri hızla stratejik bir ittifak düzeyine taşıdı; hatta bu ittifak dolaylı olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet etse bile.
Bu çerçevede, Erdoğan’ın Netanyahu’ya karşı sergilediği sert tutumun, sağlam ve tavizsiz ilkelerden ziyade değişken siyasi hesaplardan kaynaklandığı açıkça görülmektedir. Özellikle enerji sektöründeki ekonomik çıkarlar ve bölgesel güç dengeleri, Türkiye’nin dış politikasındaki kırmızı çizgileri fiilen belirlemektedir.
Erdoğan’ın söylemi ile pratiği arasındaki çelişki, özellikle İsrail, Azerbaycan ve enerji meselesinde, Türkiye’nin dış politikasındaki derin bir yarılmayı gözler önüne sermektedir. Bu yarılma sürdüğü sürece, Erdoğan’ın Netanyahu’ya yönelik yüksek perdeden tehditleri, medyada ne kadar etkili olursa olsun, bölgedeki gerçek güç dengeleri üzerinde pratikte hiçbir etki yaratmayacaktır. Bu tutumlar, gerçek bir değişim iradesinden ziyade, bölgesel siyasi çıkarların ahlaki sloganlara öncelik tanıdığı pragmatik bir politikanın yansımasıdır.

Yorumlar