Irak Kürdistanı: Yıpratıcı Bir İstikrar ve Ertelenen Bir Gelecek

Irak Kürdistanı: Yıpratıcı Bir İstikrar ve Ertelenen Bir Gelecek 


Yazar: Gouya Roshan(Güya Aydın)

Irak Kürdistanı bugün ne bir çöküşün eşiğinde ne de kalıcı bir ilerleme yolundadır. Bu coğrafyanın içine hapsolduğu durum, bu ikisi arasında bir yerde durur: umut üretmeyen, ama krizi de patlama noktasına taşımayan yıpratıcı bir istikrar. Sessiz, yavaş ve süreklidir; toplumu aşındırır ve geleceği sürekli erteler.

On yıllar süren mücadele, özerklik ve resmî kurumların inşasından sonra Kürdistan’ın temel meselesi artık “tanınmak” değildir; mesele, özerklikten sonra nasıl yönetildiğidir. Güç kurumsallaşmak yerine parti–aile ağlarında yoğunlaştı. Devlet kuruldu, fakat hesap verebilir bir devlet değil; parlamento oluşturuldu, fakat bağımsız bir siyasi irade değil; seçimler yapıldı, fakat gerçek bir iktidar dönüşümü gerçekleşmedi. Kurumların görünümü ile gücün gerçekliği arasındaki bu uçurum, bugünkü krizin çekirdeğini oluşturuyor.

Bu yapıda siyaset, değişimin aracı olmaktan çok varlığını sürdürmenin yönetimi hâline geldi. İktidar partileri arasındaki rekabet, program ve gelecek vizyonu üzerinden değil; kaynakların paylaşımı, güvenlik ve sadakatler üzerinden yürütülüyor. Sonuçta parti devletten önce geldi, yurttaş ise kenara itildi. Toplumsal güvensizlik, meşruiyet erozyonu ve yaygın yorgunluk tam da buradan besleniyor.

Bölgenin ekonomisi de aynı mantığın yansımasıdır: bağımlı, şeffaf olmayan ve rant temelli. Petrol, Bağdat ve Türkiye’ye eşzamanlı bağımlılık, her siyasi anlaşmazlığı doğrudan geçim krizine dönüştürüyor. Maaşların gecikmesi, piyasa durgunluğu ve iş güvencesizliği, vatandaşın gündelik deneyimi hâline gelmiş durumda—etkili bir hesap verme mekanizması olmaksızın.

Bölgesel düzlemde Kürdistan bir aktör olmaktan çok oyun alanıdır. Türkiye onu güvenlik–ekonomi derinliği olarak görür; İran kontrol edilmesi gereken bir alan; Bağdat siyasi–mali bir kaldıraç; ABD ise asgari istikrarın korunacağı bir nokta olarak yaklaşır. Hiçbiri Kürdistan’da derin bir demokrasiye ve talepkâr bir topluma stratejik ihtiyaç duymaz. “Sorunsuzluk” yeterlidir.

Belki de en derin kriz, anlam ve güven krizidir. Yeni kuşak, eski anlatılarla seferber olmuyor. Mücadele mitleri; işsizlik, zorunlu göç ve gündelik aşağılanmayla karşı karşıya geldiğinde ikna gücünü yitiriyor. Gelecek görmeyen genç, ne dış düşmana tutunuyor ne de iç vaatlere inanıyor; çıkış yolunu gitmekte buluyor.

Mevcut eğilimler değişmezse, Kürdistan’ın muhtemel geleceği bugünün devamıdır: kırılgan bir istikrar, göstermelik reformlar, dönemsel protestolar ve sürekli göç. Ne patlama, ne kurtuluş. Gerçek bir değişim ancak toplumsal baskı yönetilebilir eşiği aştığında ya da iktidar yapısının içinde gerçek bir çatlak oluştuğunda mümkündür—ve her ikisi de maliyetli ve belirsizdir.

Kürdistan’ın köklü bir yeniden tanımlamaya ihtiyacı var: gücün toplumla ilişkisi, partinin devletle ilişkisi ve geçmişin gelecekle ilişkisi yeniden tanımlanmalı. Bu yapılmadıkça, daha fazla kaynak gelse ya da krizler geçici olarak bastırılsa bile sorun çözülmez; sadece ertelenir. Tarih tek başına geleceği kurtaramaz. Gelecek, hesap verebilirlik, şeffaflık ve değişme cesaretiyle inşa edilir—ve bu, yolun en zor kısmıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ortadoğu’nun Binbir Yüzlü Adamı

Tanıma mı, Yoksa Kanlı Elleri Yıkamak mı?

Libya’nın Kaddafi Dönemi; Batı için Katlanılmaz Bir Refah